Cüneyt Özdemir

İstiklal Marşı Yılında: İstiklal Marşı'mızın Edebiyat Sanatları Açısından Çözümlenmesi - 7

Cüneyt Özdemir

  Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı! Altındaki binlerce kefensiz yatanı düşün! Sen şehit oğlusun, atanı incitme, yazıktır. Dünyaları alsan da, bu cennet vatanı verme! 

Şair, gafillere sesleniyor.

Gafil, yakın çevresinde kendisini de ilgilendiren olayların farkına varamayan, o olayların amaçlarını sezemeyen kimse, aymaz insandır. Onlar, her gün bastıkları yerlere toprak deyip geçerler. Hâlbuki o toprak parçası, tarih boyunca sayısız bedel ödenerek elde edilmiş, korunmuş, zamanla vatan durumuna getirilmiştir. Coğrafya üzerindeki herhangi bir toprak parçasını vatan düzeyine yükselten sebep, geçmişte ödenen o bedellerdir. O bedeller, onu korumak uğrunda canlarını veren şehitlerdir. O halde vatan toprakları, üzerlerine basılıp geçilecek yerler değildir. O yerler, şehitlerin kanlarının aktığı topraklardır. Üstelik o şehitler binlercedir. Burada binlerce kelimesi, mübalağa/abartmalı anlatım yoluyla sayılamayacak kadar çok demektir. Sonraki nesillerden beklenen davranış, o şehitleri tanımak, devamında onların bıraktıkları vatan topraklarını sahiplenmek ve giderek güzelleştirmektir.

                Edebiyat tarihimizde coğrafya üzerindeki herhangi bir toprak parçasının, sonraki nesillerin, üzerinde hür olarak yaşayabilecekleri bir vatan düzeyine yükselmesinin yolunu gösteren başka şiirler de vardır:

Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır;

                Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır. 

                Sonraki nesillerin bastıkları yerleri tanımaları demek, o yerlerin tarihini öğrenmeleri demektir. Öğrenmenin başlangıcı düşünmektir. Düşünülecek ilk nokta bu toprakların altında kefensiz yatan binlerce şehidimizdir. İslam inancına göre ölen bir kimsenin gündelik elbisesi çıkarılır vücudu yıkanır ve kefen giydirilir. Buna göre kefen, ölmüş bir insanın mezara gömülmeden önce sarıldığı beyaz bez, yakasız ve cepsiz gömlek demektir. Şehit, cephelerde vatan, millet ve din uğruna savaşırken ölen kimsedir, şehit ise elbisesiyle gömülür. Bunun sebebi vakit olmamasıdır. Şehitlerin gömülme şekli üzerinde düşünmek, bu vatanın nasıl elde edildiğini, tarih boyunca bize gelinceye kadar nasıl korunduğunu, bu uğurda atalarımızın fedakârlıklarını anlamamıza yardımcı olur. Vatan, millet ve bağımsızlığımızın sembolü olan bayrağımızı korumak için verilen savaşta şehit düşen kahramanlarımızı öğrenmek, yakından tanımak, sonraki nesillerin kalplerinde, onlara karşı sevgi ve saygı uyandırabilir, uyandırmalıdır; çünkü sonraki nesiller, nihayet o şehitlerin oğullarıdır, torunlarıdır, dolayısıyla aralarında bir kan bağı vardır. Şair burada vatanı, tarih ve dedelerimizle birleştiriyor. Onu sahiplenmek ve daha da güzelleştirmekle, yalnız bugünümüzü ve yarınımızı değil, dedelerimizin mezarlarını, dolayısıyla hatıralarını da sahiplenmiş oluruz. Bu sahiplenme, sevgi ve saygı şehitlerin ruhlarını da kuşkusuz mutlu eder.

Vatan, bir milletin üzerinde hür olarak yaşadığı, hem biyolojik, hem psikolojik/kültürel varlığını besleyip geliştirdiği sınırları belirlenmiş toprak parçasıdır. Bu toprak parçası üzerinde, evimiz, okulumuz, üniversitemiz, camimiz, yeraltı ve yerüstü zenginliklerimiz ve binlerce fabrikadan oluşan üretim tesislerimiz bulunmaktadır. Bu maddi varlıkların yanında atalarımızın mezarları, türbe, köprü ve sanat değeri taşıyan mimarlık eserlerimiz de yer almaktadır. Buna göre vatan, maddi ve manevi bütün değerlerimizin içinde bulunduğu bir hazinedir. Yeni nesillerin bu hazineyi sahiplenmek ve güzelleştirmek düşüncesi, edebiyat tarihimizde Namık Kemal (1840 '“ 1888) ile başlamıştır, diyebiliriz.  O, 'Vatan' başlıklı yazısında vatanımızı sahiplenmemizi ve giderek daha da güzelleştirmemizi gerektiren dokuz sebep sıralar:

                'Süt emen (bebekler) beşiğini, çocuklar eğlendiği yeri, gençler geçim yerlerini, ihtiyarlar feragat köşesini, çocuk annesini, baba ailesini ne türlü duygular ile severse, insan da vatanını o türlü duygularla sever. Bu duygular ise sırf sebepsiz bir doğal meyilden ibaret değildir. İnsan vatanını sever, çünkü Allah'ın bağışlarının en azizi olan hayat, vatanın havasını teneffüsle başlar. İnsan vatanını sever, çünkü tabiatın bağışlarının en renklisi olan nazar, gözün açılışındaki ilk bakışı vatan toprağına yöneliktir. İnsan vatanını sever, çünkü vücudunun maddesi, vatanın bir parçasıdır. İnsan vatanını sever, çünkü etrafına baktıkça her köşesinde geçen ömrünün hazin bir hatırasını taşlaşmış gibi görür. İnsan vatanını sever, çünkü hürriyeti, rahatı, hakkı, menfaati vatan sayesinde ayakta durur. İnsan vatanını sever, çünkü varlık sebebi olan dedelerinin sessiz kabirleri ve hayatının neticesi olacak evladının doğup görünecekleri yer vatandır. İnsan vatanını sever, çünkü vatanın çocukları arasında dil ortaklığı, menfaat birliği, birlikte yaşamanın çokluğu sebebiyle bir kalp yakınlığı ve fikir birliği meydana gelmiştir. O sayede bir adama dünyaya nispet vatan, oturduğu şehre nispet kendi hanesi hükmünde görünür. İnsan vatanını sever, çünkü vatanında mevcut olan hâkimiyetin bir parçasına gerçekten sahip olmak ve onu kullanmak hakkına sahiptir. İnsan vatanını sever, çünkü vatan öyle bir galibin kılıcı veya bir kâtibin kalemiyle çizilen muhayyel sınırlardan ibaret değil, millet, hürriyet, menfaat, kardeşlik, sahiplik, hâkimiyet, ecdada hürmet, aileye muhabbet, gençlik hatırası gibi birçok yüce duyguların toplamından meydana gelmiş mukaddes bir fikirdir. Bundan dolayıdır ki insanlık tarihinin hangi sayfasına bakılsa her zamanda, her millette ortaya çıkan yüce fikirler ve faziletli ahlâk sahiplerinin cümlesi vatan sevgisini, dünya işlerinin hepsine üstün tutmuş ve pek çoğu vatan yoluna can feda etmiş görülür. Bundan dolayıdır ki her dinde, her millette, her terbiyede, her medeniyette vatan sevgisi, en büyük faziletlerden, en mukaddes vazifelerdendir'.

Sonraki nesillerin bastıkları yerleri toprak deyip geçmeleri, vatan uğrunda canlarını veren şehitleri tanımamaları, tarihlerini öğrenmemeleri ve onların fedakârlıklarını düşünmemeleri, şüphesiz şehitlerin ruhlarını incitir. Yeni nesiller ile dedeler arasındaki sevgi ve saygı bağları zamanla koparır. Gafil gençler, bu toprakların hangi bedeller ödenerek kendilerine bir vatan olarak bırakıldığını unuturlar. Bunun doğal bir sonucu olarak teknolojide güçlü ülkelerin modern sömürme yöntemlerinin farkına varamazlar. Yabancıların eğitim, siyaset, sanat ve kültür yollarıyla vatanımızı nasıl elde etmek istediklerini anlayamazlar. Bu gafletin sonuçları, belki bir bütün olarak değil, ama zamanla vatanın bazı yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin yabancıların eline geçmesine kadar varır. Bu, sevinilecek değil, üzünülecek, yazıklar olsun, denilecek bir sonuçtur. Dörtlüğün son mısraında vatan, cennete benzetilmiştir. Buradaki benzetme, benzetmenin iki temel öğesinin, benzetilen isim ile kendisine benzetilen ismin, söylenmesiyle yapıldığı için güzel benzetme adını alır. Cennet, İslamiyet'e inanan, onun ilkelerine göre yaşayan, dünyadayken iyilik yapan kimselerin öldükten sonra gidecekleri bütün güzelliklerin sonsuz olarak bulunduğu bir mekândır. Dörtlük, üzerinde hür olarak yaşadığımız vatanın, dünyadaki her şeyden daha değerli olduğu düşüncesini anlatır.

'Dünyâları alsan da, bu cennet vatanı verme' mısraında güzel benzetmenin yanında mübalağa/ abartma söz sanatı da vardır. Buradaki abartmalı anlatım, dünyadan ve hayatından daha değerli görünen bir şey alsan da bu vatanı verme, elden çıkarma anlamındadır.

Bir gün Namık Kemal'e sormuşlar. Sen şiirlerinde ve yazılarında gençlerin vatana karşı vazifeleri, daha çok savaş zamanlarında vatanı korumak için savaşa gitmek olduğunu söylüyorsun. Pek iyi barış zamanlarındaki görevleri nedir? Namık Kemal'in cevabı: Gençlerin barış zamanlarında vatana karşı görevleri, çevrelerini temiz tutmak ve ağaç dikmek suretiyle onu güzelleştirmektir.

 

    

Yazarın Diğer Yazıları