İstiklal Marşı Yılında: İstiklal Marşı'mızın Edebiyat Sanatları Açısından Çözümlenmesi '' 2
Cüneyt Özdemir
Uygun kelimeler metinde yan yana geldiklerinde bir ahenk meydana getirirler. Güzel bir şiir, kelimelerin anlamları ile bu ahenklerinin oluşturdukları bir bütünlüktür. Buna göre bir şiiri, anlamaya kelimelerinin anlamlarından başlayıp ahenklerine doğru ilerlemek en uygun yoldur. Şiir çözümlemesi de bir bakıma bu demektir. Özellikle eğitim kurumlarında, bir şiiri, içerik/muhteva bakımından çözümlerken kelimelerin anlamlarından başlamak, öğrencilerin şiirin havasına girmelerini kolaylaştıracağı için, uygun bir yoldur.
Kelimeler şiirde gerçek, mecaz, yan anlam, sapma
ve alışılmamış bağdaştırmalar şeklindeki kullanılışlarıyla karşımıza
çıkabilirler. Şiir çözümleyicisi, bütün bunları metne dayalı olarak açıklar,
açıklamalıdır. Kelimelerin anlamlarını, kullanıldıkları bağlam içinde belirler.
Kelime düzeyindeki bu çalışma, şiirin havasına girmemizi kuşkusuz
kolaylaştıracaktır. Çok sayıda şiir çözümledikten sonra zamanla kazanılan
deneyim ve birikim, kelime düzeyindeki çalışmayı en aza indirebilir. Kelime
düzeyindeki çalışma en başında yapılabileceği gibi, çözümlemenin akışı içinde
yeri geldikçe de yapılabilir. Biz bu çalışmamızda bunlardan ikincisini
uyguladık.
Bir şiiri edebiyat sanatları açısından
çözümlemek, bizi ister istemez metnin içeriğine de görecektir. Bu sefer şiiri
içerik bakımından çözümlerken, kelime çalışmasının yanında, birimlerini (beyit,
kıt'a'¦) tek tek çözümler, daha sonra bunları birleştirerek şiirin bütün halinde
ifade ettiği duyguyu ve düşünceyi ortaya koymaya çalışırız. Biz bu yöntemi İstiklal Marşı'mız üzerinde
uygulamaya çalışacağız.
İSTİKLAL
MARŞI
- Kahraman
Ordumuza -
Mehmet Akif Ersoy, yazdığı İstiklal Marşı'nı
'Kahraman Ordumuza' ithaf etmiştir. Bunun sebebi milletimizin bağımsızlığı
tehlikeye düştüğü zaman onu koruyacak güçlerin arasında en büyük gücün ordu
olmasıdır. Bu sebeple ordu, her zaman hem maddi, hem manevi bakımdan güçlü olmalıdır. İstiklal Marşı, Türk
ordusunu Milli Mücadele'yi verirken manevi bakımdan daha da güçlü duruma getirmiştir.
1. Dörtlük
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Korkma! Yurdumun üstünde tüten en son ocak
sönmeden, bu şafaklarda yüzen al sancak sönmez. O, benim milletimin yıldızıdır,
parlayacak. O benimdir, o ancak benim milletimindir.
İstiklal Marşı'mızın birinci dörtlüğü, 'korkma!'
nidasıyla/ünlemesiyle başlar.
Buradaki nida, okuyucunun şahsında bütün Türk
milletinedir. Nida, edebiyat biliminde bir söz sanatıdır. Şiddetli duygu ve
heyecanları anlatır. İnsan alışık olmadığı bir nesne, durum veya olay
karşısında kaldığı zaman heyecanlanır, duygulanır, hayret ve şaşkınlık içinde
kalır. İçinde bulunduğu psikolojik durumu o anda farkında olmadan çıkardığı
seslerle ifade eder. Bu sesler genellikle A!, Ey!, Eyvah!, Hey!... gibi bir
veya birkaç harfli kısa seslerdir. Bazen bu sesleri söylemeden vurgu yoluyla da
ünlemeye başvurulur. Marşımızın ilk kelimesindeki ünlem bu yolla ifade edilmiştir.
Nida/ünleme sanatının amacı, dinleyici veya okuyucuların dikkatini uyandırmak
ve bundan sonra söylenecek duygu ve düşüncelere çekmektir. Ünlemede bulunan
sanatçı, duyduğu şiddetli duygu ve yaşadığı heyecanı, ünleme yoluyla dinleyici
veya okuyucularına da iletir, iletmek ister.
'Korkma' kelimesi, İstiklal Marşı'mızı,
yazıldığı döneme, daha doğrusu Millî Mücadele'ye bağlar. Millî Mücadele,
Mustafa Kemal'in 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkmasıyla başlar. Milletçe verilen
bu mücadele devam ederken Kasım 1920'de Millî Mücadele'yi 'ifade ve terennüm'
eden bir marş yazılması düşüncesi ortaya çıkar. Bu düşünceyi, mücadeleyi
yürüten ordunun bir temsilcisi sıfatıyla İsmet İnönü (1884 '“ 1973) gündeme
getirir. İstiklâl Marşı yazılması isteği, 7 Kasım 1920'de Hâkimiyet-i Milliye
gazetesiyle şairlere duyurulur. Bu tarih, İzmir ve İstanbul başta olmak üzere
Anadolu'nun birçok şehir ve kasabasının işgal edildiği, fakat aynı zamanda
direnişin giderek ivme kazandığı günlere ait bir tarihtir. 'Korkma' kelimesi, o günlerin kaygı ve
endişesini ortadan kaldırmak için kullanılmıştır.
Kelimeye Türkçe Sözlük'te dört anlam
verilmiştir: '1. Korku duymak, ürkmek, dehşete kapılmak: 'Karanlık yerde insan
korkmaz mıydı?' S. F. Abasıyanık. 2. Kaygı duymak, endişe etmek: 'Korkma sönmez
bu şafaklarda yüzen al sancak'. M. A. Ersoy. 3. Çekinmek, sakınmak, saygı
duymak: 'Sabaha karşı aşağı indi, aralık kapıdan korka korka babasına baktı'.
R. N. Güntekin. 4. Yapamamak, cesaret edememek'.
'Korkmak' kelimesi, İstiklâl Marşı'mızda ikinci,
yani 'endişelenmek, kaygılanmak' anlamında kullanılmıştır. Kelime bu anlamıyla
günlük dilde de yaygın olarak kullanılmaya devam edilmektedir. Sözgelişi, oğlu
akşamleyin karanlık bastıktan sonra evine gelmekte gecikince annesi, 'Başına
bir hal gelmesinden korkuyorum' der.
Korkma!' kelimesinde telmih (çağrıştırma,
hatırlatma, gönderme) sanatı vardır.
Telmih, sözlü veya yazılı anlatımda bir kelimeyi, tarihsel bir olay,
ayet, hadis, kıssa, efsane veya atasözüne işaret edecek yolda kullanmaktır.
Telmihle o olay, ayet, hadis, kıssa, efsane veya atasözü hatırlanır, göz önünde
canlandırılır, bu yolla anlatıma bir derinlik ve zenginlik kazandırılır. Bu derinlik ve zenginlik anlatımı daha da
dikkat çekici ve etkileyici bir duruma getirir.
Metindeki 'Korkma!' kelimesine edebiyat
sanatları açısından baktığımızda İslam tarihinin önemli olaylarından biri olan
'hicret' olayının dikkat çekici bir sahnesini hatırlattığını, ona işaret
ettiğini görürüz. Mekkeli kâfirler,
Mekkeli Müslümanlara baskı ve zulümlerini arttırınca bazı Müslümanlar Mekke'den
Medine'ye göç etmeye başladılar. Sonunda Hz. Muhammet ile Ebu Bekir de göç
etmek zorunda kaldılar. Onların
Mekke'den gizlice ayrıldıklarını öğrenen düşmanları takibe başladılar. Hazreti
Muhammed ile Ebu Bekir, takip edildiklerini öğrenince Mekke'nin güneyinde
bulunan Sevir Dağı'nın bir mağarasına saklandılar.
Tam o sırada bir örümcek, mağaranın ağzını
boydan boya ağıyla örer. Bir güvercin de yavrusuyla birlikte yanına bir yuva
yapar. Kendilerini takip eden düşmanları mağazanın ağzına iyice yaklaşıp kendi
aralarında konuşmaya başlarlar. O sırada Hz. Ebu Bekir, güvenliklerinden endişe
ederek Peygamberimizin kulağına: 'Çok yaklaştılar, içlerinden birisi dönse bizi
görecek' diye fısıldayınca Hz. Muhammed: 'Üzülme (korkma), Allah bizimle
beraberdir!'der. Kendilerini yakalayıp öldürmek için takip eden Mekkeli
kâfirler, mağaranın ağzındaki örümcek ağı ile güvercin yuvasını görünce, 'Bu
mağaraya yakınlarda kimse girmemiştir, diyerek oradan ayrılırlar.
Mehmet Akif, marşımızın daha başında bu tarihsel
olayı çağrıştırarak tıpkı Hz. Muhammet gibi, yanındakilere, çevresindekilere,
hatta onların şahsında bütün Türk milletine: 'Üzülme (korkma), Allah bizimle
beraberdir!' diyerek umut, cesaret ve kendine güven duygusu vermek istemiştir.
Nitekim Türk milleti, Milli Mücadele'yi, sahip olduğu top, tüfek ve silah gibi
maddi savaş aletlerinin yanında, umut, cesaret ve kendine güven duygusu gibi
manevi güçlerle kazanmıştır.
Al sancak, dörtlükte, mecaz yoluyla, Türk
bayrağı demektir. Bayrağın sönmesi, yine mecaz yoluyla göndere çekilmemesi ve
dalgalanmaması anlamındadır. Buna göre Türk milletinin varlığını ve
bağımsızlığını temsil eden bayrağı, göndere çekilmeye ve dalgalanmaya devam
edecektir. Bu noktada endişelenmeye, hele korkmaya hiç gerek yoktur.
'Şafak' kelimesine sözlük bilimcilerimiz Ahmet
Vefik Paşa, Muallim Naci ve Şemsettin Sami, yakın anlamlar vermişlerdir:
Güneşin batmasından sonra ufuktaki alaca karanlık, az aydınlık vaktidir. Bazen
güneşin doğuşu aydınlığı . Güneş battıktan sonra ufukta kalan kızıl aydınlık.
Güneş doğmazdan evvel ufukta görülen aydınlığa da denir: Şafağın görülmesi,
şafak söktü' . Kelime, Arapça'da güneşin batışından sonraki alaca karanlık ve
ufukta görülen kızıllık anlamına karşılık olduğu halde, dilimizde güneşin doğmasından
önceki alaca karanlığa değiştirilerek galat şekilde tan vakti anlamı ile
kullanılıyor. Şafak sökmek: Sabah açılma tan atmak. Şafak vakti: Erkenden
. 1. Güneş doğmadan az önce beliren aydınlık: 'Korkma, sönmez bu şafaklarda
yüzen al sancak'. M. A. Ersoy.
'Şafak' kelimesi İstiklal Marşı'mızın ilk
dörtlüğünde güneşin batmasından sonra ufuktaki kızıllık anlamındadır. Bu
kızıllık, güneşin batmasından sonraki dakikalarda giderek azalır, sonunda yok
olur ve gecenin karanlığı ortalığı kaplar. Bu bir tabiat olayıdır. Özellikle
açık havalarda her akşam tekrarlanır. İnsanlar bunu göre göre zamanla alışır'¦
ve sonunda doğal karşılamaya başlarlar.
Bayrağımız, kırmızı rengi sebebiyle gurup
vaktindeki şafağı hatırlatır. Güneşin batmasından sonraki kızıllığın giderek
azalması ve sonunda yok olması, bazı karamsar insanlarda bayrağımızın da aynı
sonuca uğrayacağı sanısını uyandırabilir. Bu, onları aldatıcı bir görünüş
benzerliğidir.
Bu benzerliğin arkasında ise esaslı aykırılıklar
vardır. Bunların başında guruptaki kızıllığın kaybolmasının bir tabiat olayı,
bayrağımızdaki kızıllığın kaybolmasının ise bir sosyal/simgesel olay olması
gelir. Bunun yanında guruptan sonraki kızıllığı devam ettirmek için hiç kimse
kılını bile kıpırdatmazken, milletimizin simgesi olan bayrağın göklerde
sonsuzluğa kadar dalgalanmaya devam etmesi için bütün bir millet canını bile
vermeye her an hazırdır'¦ Bu sebeple bayrağımız, şafaklarda dalgalanmaya devam
edecektir'¦
Ocağı tütmek: Yaşamaya devam etmek, varlığını
sürdürmek; soyu devam etmek; ocağı sönmek ise yaşamaya devam etmemek, varlığı
yok olmak, soyu tükenmek anlamındadır.
Edebiyat sanatları açısından baktığımızda
sancağın/bayrağın ocağa benzetildiğini görürüz. Burada benzetme yönü canlı
olmak yaşamaya devam etmektir. Sancak kelimesi, sanç- kökünden gelir. Sançmak,
yere sokulan, toprağa saplanan şey demektir. Kelimenin bu kök anlamında da bir
süreklilik, bir devamlılık vardır. Yere saplanan, toprağa sokulan bir direğin
orada devamlı kalması istenir. Sancak/bayrak da Türk milletinin simgesi olduğuna
göre o da yeryüzünde bir Türk ailesi var oldukça yaşamaya devam edecektir.
Yüzen al sancak, mecaz yoluyla, dalgalanan
bayrak, tüten ocağa benzetilmiştir. Şafaklarda yüzen/dalgalanan bayrak,
yurdumuzun üstünde tüten ocak gibi var olmaya devam edecektir. Bir evde ocağın
tütmesi, o evde yaşayan bir ailenin varlığına işarettir. Bu düşünceyi bütün
vatanı kaplayacak kadar genişlettiğimizde, Türk milletinin bu topraklarda var
olmaya devam edeceğine, bayrağın dalgalanması ise, bu varlığın aynı zamanda sonsuza
kadar bağımsız olarak yaşayacağına işarettir. Bayrak bir milletin
bağımsızlığının simgesidir. Bağımsız olan bir milletin bayrağı göndere çekilir
ve dalgalanır. Türk bayrağı, Türk milletinin sembolüdür. Bayrağımızın
şafaklarda yüzmesi/dalgalanması, yurdun üstünde tütmeye devam eden en son
ocağın/ailenin var olmasına kadar devam edecektir.
Şafak kelimesinin marşımızda 'şafaklar' çokluk
şeklinde kullanılması, yurdun bütün şafaklarında, yurdun bütününde anlamını
vermek içindir.
Şair, devamlılık düşüncesini, 'tüten en son
ocak' kelime grubunda mürsel mecaz söz sanatıyla anlatmıştır. Mürsel mecaz, bir
kelimeyi, benzetmenin dışında başka bir ilgi sebebiyle başka bir kelimenin
yerinde kullanmak sanatıdır. Burada bu ilgi parça '“ bütün ilişkisidir. Parça '“
bütün ilişkisini düşünerek 'ocak'ı söylemiş, ama onun ait olduğu bütünü 'ev'i,
o evde yaşayan aileyi anlatmak istemiştir. Buna göre yeryüzünde bir tek Türk
ailesi var oldukça, bayrağımız dalgalanmaya devam edecektir.
'O benim milletimin yıldızıdır' cümlesindeki
'o', işaret yoluyla 'bayrak' isminin yerine kullanılmış bir işaret zamiridir.
Devamında bayrak, benzetmenin iki temel
öğesinin, benzeyen isim ile kendisine benzetilen ismin, söylenmesiyle güzel
benzetme yoluyla yıldıza benzetilmiştir. Bayrağımızda yıldız motifinin
bulunması, bu güzel benzetmenin yapılmasını mümkün kılmıştır.
Bunun yanında dörtlükte 'yıldız' kelimesi
tevriyeli kullanılmıştır. Tevriye, edebiyat biliminde bir kelimeyi anlatım
inceliği göstermek amacıyla cümlede iki veya daha çok anlama gelebilecek
şekilde kullanmak sanatıdır. Yıldız, astronomi disiplinine göre, güneş ve ay
dışında gökyüzünde görülen ışıklı ve parlak gök cismidir. Bu, kelimenin
sözlükteki temel anlamıdır. Yıldız, mecaz yoluyla 'Baht, şans ve talih'
anlamlarına da gelir. Bu ise kelimenin uzak anlamıdır. Metinde her iki anlama
da gelmekle beraber, burada asıl olan ikinci anlamıdır.
Yıldızı parlamak: Bahtı, talihi, şansı açılmak;
üstün başarıya ulaşmak, herkesin takdirini kazanmak demektir.
'Ancak' kelimesi, yalnız, yalnızca, sadece,
özgü, has, mahsus, ait gibi sınırlama anlatır. Buna göre yıldıza benzeyen al
sancak/bayrak, sadece Türk milletine aittir.
Birinci kıtanın üçüncü ve dördüncü
mısralarındaki 'o benim', 'o benimdir', 'o benim milletimindir' kelime
grupları, bayrağı sahiplenmedeki kararlılığı, tekrarlama yoluyla vurgulayarak
anlatır. Yine 'yıldızıdır', 'benimdir', 'milletimindir' yüklemlerindeki '-dir'
geniş zaman bildirme eki, bulunduğu cümleye, geçmişi, şimdiyi ve geleceği de
kapsayan geniş bir zamanda kesin ve sürekli olarak sahiplenme anlamını
kazandırır.
'Ancak' kelimesi, burada 'yalnızca, sadece,
özgü' anlamıyla, ay yıldızlı bayrağın varlık alanının, bana/Türk milletine ait
olduğunu sınırlandırır ve yukarıdaki sahiplenme anlamını pekiştirir.
Meclis Kürsüsü'ndeki Siyah Örtü:
Millî Mücadele devam ederken 9 Temmuz 1920
tarihinde Bursa'nın Yunan ordusunca işgali ve bazı Yunan askerlerinin Türk
büyüklerinin mezarlarının başına gidip tekmelemeleri, başta Türkiye Büyük
Millet Meclisi olmak üzere bütün yurtta büyük infiale ve üzüntüye sebep
olmuştu. Bütün milletçe duyulan bu matemin bir simgesi olmak üzere Türkiye
Büyük Millet Meclisi Kürsüsü, siyah bir örtüyle örtülmüştü. Bu olay, sonraki
yıllarda da basında yankı bulmuştur:
'Kurtuluş Savaşı yıllarında 9 Temmuz 1920 günü
Bursa'nın Yunan güçlerinin eline geçmesi TBMM üyeleri arasında sonsuz üzüntüye
neden oldu. Bu kederin simgesi olmak üzere 29 milletvekilinin önerisiyle
oturumun 20 dakika tatili ve Meclis Kürsüsü'nün siyah bir örtüyle örtülmesi
kararlaştırıldı. 10 Temmuz 1920 günü konan bu örtü, Kurtuluş Savaşı'nın sonuna
değin kaldı. 6 Eylül 1922 günü İstanbul milletvekili Ahmet Mazhar Bey'in
verdiği önergeyle matem simgesi olan siyah örtü kaldırıldı, yerine yeşil bir
örtü kondu'.