İstiklal Marşı Yılında: İstiklal Marşı'mızın Edebiyat Sanatları Açısından Çözümlenmesi - 11
Cüneyt Özdemir
Ey şanlı hilal, sen
de şafaklar gibi dalgalan! Dökülen kanlarımızın hepsi artık helal olsun. Sana,
ırkıma dağılmak ve yıkılmak (izmihlal) ebedî olarak yoktur. Hürriyet, hür
yaşamış bayrağımın hakkıdır. İstiklal, Hakk'a tapan milletimin hakkıdır.
Şair bayrağımıza sesleniyor.
Bayrağımıza seslenirken edebiyat
sanatlarından biri olan Mürsel mecazda parça '“ bütün ilişkisini göz önünde
bulundurarak onun bir parçası olan 'hilal'i söylüyor, bayrağımızın bütününü
kast ediyor. Şair, marşımızın başında, ikinci kıtada da bayrağımıza
seslenmişti. Orada bayrağımız için kullandığı sıfat 'nazlı' idi. Nazlı, şiir
dilinde daha ziyade sevgili için kullanılan bir sıfattır. Onunla sevgilinin
kolayca gönlü olmayan, yalvarma bekleyen, üstüne titrenilmesini, kendisine
değer verilmesini isteyen özelliği anlatılır. Buna göre şair, o kıtada,
bayrağı, nazlanan ve daha da ileri giderek çehresini çatan bir sevgili gibi
düşünmüştü. Böyle olmasının sebebi, yurdumuzun tehlikeye düşmesiydi. Tehlikeye
düşmüş yurdu, kurtarmaya girişen kahraman ırkına bir gülümseme, bir umut
göstermesini istemişti'¦ Son kıtada ise, bayrağımız için kullandığı sıfat
'şanlı'dır. Şanlı olmasının sebebi, zaferin kazanılması ve bunun dünyadaki
diğer mazlum milletlere örnek olmasıdır. Burada kazanılan zaferin sevincine
onun da katılmasını istiyor. Mehmet Akif, Millî Mücadele'nin zaferle sona
ereceğine, mücadele daha devam ederken kesin olarak inanmıştır. Bu imanı, haklı
olduğumuza, mücadele boyunca büyük bir özveride bulunduğumuza ve Millî
Mücadele'yi 'iman'la yaptığımıza dayandırıyor. Bayrağımızın şanlı olmasının
sebebi, mücadelemizin sonunda kazandığımız zaferin bütün dünyaya yayılmış
olmasıdır.
Hilali (bayrağı), rengi sebebiyle
şafağa benzetiyor. Şair, şafak kelimesini burada temel anlamıyla, güneşin
doğmasından önce ufuktaki kızıllık anlamıyla kullanmıştır. Şafakların
dalgalanması, gece karanlığının sona ermeye başlamasıyla gün aydınlığının dalga
dalga gelmesidir. Marşımızın ikinci kıtasındaki isteklerini burada da
tekrarlıyor. İkinci kıtada: ' Ey nazlı hilal! Kurban olayım, çehreni çatma.
Kahraman ırkıma bir gül!..' isteklerinde bulunmuştu. Onuncu kıtada o
isteklerinde ne kadar samimi, inançlı, haklı ve umutlu olduğu ortaya çıkmıştır;
çünkü istekleri yerine gelmiştir. Mabedinin göğsüne yabancının eli değmemiş,
yurdunun üstünde ezanlar inlemeye devam etmiş, kısacası zafer kazanılmıştır.
Artık bayrağımızın çehresini çatmasına gerek kalmamıştır. Artık kahraman ırkına
gülümsemesi uygundur. Daha da ileri giderek sevincinden şafaklar gibi
dalgalanmalıdır'¦ Bayrağın zafer sevincine katılması, göndere çekilmesi ve
dalgalanmaya devam etmesi şeklinde olur. Dalgalanmak, var olmanın, sevinçli ve
mutlu olmanın göstergesidir. Sevinçli insan, el, kol ve beden hareketleriyle bu
sevicini belli eder. Bayrağımızın özgürce göndere çekilmesi ve dalgalanmaya
devam ederek güzel bir manzara göstermesi, uğrunda yapılan fedakârlıkların ve
dökülen kanların helal olduğunu ve boşa gitmediğini gösterir.
Şair, zaferin devamında bir inancını
daha dile getiriyor. O da bayrağına, ırkına ve devletine bundan sonra,
sonsuzluğa/kıyamete kadar dağılmak ve yıkılmak gibi tehlikelerin söz konusu
olamayacağıdır. Marşın yazıldığı günlerde verilmekte olan Millî Mücadele, Türk
milletinin tarihinde en kıt imkânlar ve en zor şartlar altında verdiği bir
mücadeledir. Bunu bile zaferle sona erdirdikten sonra, bundan ders alacak ve
bir daha asla aynı duruma düşmeyecektir. İçimizdeki bazı gafiller ve hainler sebebiyle
zamanla zor duruma düşse bile bu mücadeleden kazandığı deneyimle Milli
Mücadele'de gösterdiği birliği devam ettirdiği takdirde ozorluğu kolayca aşacaktır.
Dolayısıyla Türk bayrağı ve milleti için artık ölümcül bir tehlike yoktur'¦
Bu düşünceyi, Mustafa Kemal Paşa da ifade
etmiştir:
'Taş kırılır, tunç erir; fakat Türklük ebedîdir'.
'Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır'.
Şair, kıt'anın son iki mısraında
istiklalin/bağımsızlığın Türk milletinin hakkı olduğunun bir bakıma sebeplerini
açıklamıştır. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi, tarihten gelen bir haktır.
Türk bayrağı, onun temsil ettiği Türk milleti, tarih sahnesine çıktığı andan beri
yüzlerce yıl hür yaşamıştır. Hürriyet ile Türk milleti, bu uzun beraberlik
boyunca kaynaşmış bir bütünlük meydana getirmişlerdir. Artık onları birbirinden
ayırmak mümkün değildir. İkincisi, Türk milletinin Hakk'a/Allah'a tapmasıdır.
Hak kelimesinin bir anlamı da hak, hukuk, adalet ve kanun demektir. Bağımsız
millet, bir bakıma maddi bir güce sahip olan millet demektir. O millet, bu
gücünü, önce kendi uyruklarına, sonra başkalarına karşı hak, hukuk, eşitlik,
liyakat, adalet ve kanuna uygun olarak kullanırsa bağımsız yaşamaya layık olur.
Sahip olduğu maddi gücü bu esaslara uymayarak zayıfları ezmek ve başka ülkeleri
sömürmek için kullanırsa o millet, bağımsızlığa layık değildir.
Mustafa Kemal, konuşmalarında zaman
zaman İstiklal Marşı'mızdaki düşünceleri veya marşımızla alakalı görüşlerini
anlatmıştır. Onlardan biri, bu kıtayla ilgili söyledikleridir: 'Bu marşın
istiklal davamızı anlatışı cihetinden büyük bir manası vardır. Benim en
beğendiğim parçası da budur:
'Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet
Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl'
Benim bu milletten daima hatırlamasını
istediğim vecizeler işte bunlardır[1]'.
'İstiklal Marşı, bir bütün olarak,
İstiklal Savaşı'nın manasına, Türk halkının ruhuna uygun ve bir milleti yaşatan
temel kıymetleri heyecanlı olmakla beraber sade ve açık bir üslupla anlatan
güzel bir şiirdir. Böyle bir şiiri ancak o büyük tarihî günleri yaşayan,
Akif'in mizaç ve karakterinde bir şair yazabilirdi. O, bizim için İstiklal
Savaşı'nın hatırasına sımsıkı bağlı ve doğrudan doğruya onun mahsulü olan
tarihî bir eserdir. Onu, bayrağımız gibi millî ruhun mukaddes bir sembolü
olarak hiç bozmadan ebediyete kadar muhafaza edelim ve üzerinde titreyelim'[2].
Mehmet Akif, İstiklal Marşı'mızda
'millet' kelimesini dört, 'ırk' kelimesini iki kez, onları sahiplenir yolda,
kullanmıştır:
'Artık burada, Anadolu'nun göbeğinde
yazdığı bu şiirde artık tamamen milliyetçidir, Müslüman Türk milliyetçisidir.
'Millet' ve 'ırk' kelimesinden Müslüman Türk milletini, Türk ırkını kastettiği
meydandadır. Büyük bir iftihar ve şerefle 'milletim', 'ırkım' dediği Türk
milletidir, asil Türk ırkıdır'[3].
Hemen belirtmek uygun olur ki o, 'ırk'
kelimesiyle kan asaletini değil, Türk milletinin ruh asaletini kastetmiştir. Millî
Mücadele'miz ile İstiklal Marşı'mızın kaynaşmış bir bütünlük meydana
getirdikleri düşüncesi, dönemin aydınlarınca da ifade edilmiştir:
'Türk'ün İstiklal Harbi, bir harikadır;
İstiklal Marşı da o harikanın harikalı şiiri ve 10 kıta içine sığdırılmış
tarihidir'[4].
İstiklal Marşı'mızın doğduğu tarihle
ilgisine Mehmet Kaplan da dikkatleri çekmiştir:
'İstiklal Marşı'nın en büyük değeri,
hiç şüphesiz 'tarihî' oluşundandır. Yukarıda da belirttiğim gibi, o 'büyük
tarihî bir an'ın eseridir. O anın ruhunu ve havasını ifade eder. Fakat bu an,
taşıdığı mana ile 'ebedî' bir andır. Kimse o anı tekrar yaşayamaz ve yaşatamaz.
Bu, 'tarihîlik' kavramına aykırı olur'[5].
İstiklal Marşı'mızın Millî
Mücadele'yle, o tarihî anla münasebetini ortaya koyan hatıralar da vardır.
Aralarında o dönemin ünlü gazetecisi Hakkı Tarık Us'un da bulunduğu bir grup
aydın, hayatının son günlerinde Mehmet Akif'i hasta yatağında ziyarete
giderler. Mehmet Akif hasta ve bitkin olduğu için yatağına uzanmıştır. Güncel
konular üzerine konuşurlar. Söz, İstiklal Marşı'nın nasıl yazıldığına gelir.
İçlerinden biri,
'-
İstiklal Marşı, yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı? Sorusunu sorar. Hasta
yatağında mecalsiz yatan Mehmet Akif birden başını kaldırır ve sert bir sesle:
- Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı
yazdırmasın' der.
[1]
Nalbantoğlu, a., g., e., s. 7.
[2] Nalbantoğlu,
a., g., e., s. 200.
[3] Abidin Daver,
'Mekteplerde İstiklal Marşı', Cumhuriyet, 29.12.1938; Eşref Edip, a.,
g., e., c. 2, s. 95 '“ 97.
[4] Abidin
Daver, 'Mekteplerde İstiklal Marşı', Cumhuriyet, 29.12.1938; Eşref Edip,
a., g., e., c. 2, s. 95 '“ 97.
[5] Mehmet
Kaplan, 'Türk İstiklal Marşı', Edebiyatımızın İçinden, Dergâh Yayınları,
İstanbul 1978, s. 84.