İki Norveçli çocuğun vefası
Cüneyt Özdemir
Üzerinden on sene geçmiş diyebiliriz. Kemer ilçesinde bir hotelde güvenlik olarak işe başlamıştım ve işletmenin apart hotel bölümünde geceleri nöbet tutuyordum. Misafirlerin çoğu Baltık ülkelerindendi; Finlandiya ve Norveç'ten gelen yabancı turistler vardı. Apart hotelin her yerinde internet bağlantısı olmadığı için; internet kullanmak amaçlı resepsiyonun önüne gelen iki küçük çocuk vardı. Ellerinde dizüstü bilgisayarları gece geç saatlere kadar benimde durduğum bölümde vakit geçiriyorlardı. Bir iki gece böyle gittikten sonra gözüme çarpan bir şey oldu. Bu iki çocuk beraber gelip oturmalarına, sıkı arkadaşlıklarına rağmen yanlarında getirdikleri patates cipsi, gazlı içecek ya da çikolata gibi şeyleri paylaşmıyorlardı. Onlar için normal olan bu durum biz Türkler gibi paylaşmayı çok seven bir toplumda garip karşılanabiliyor. Ben geceleri çalıştığım için hotelin mutfağındaki arkadaşlar sabah kahvaltısı bırakıp gidiyorlardı. Balıkesirli bir müdürüm vardı. Eğer o da gece nöbetinde ise bana hotelin ana mutfağından 'Bu kızan bizden, Trakyalı' deyip ekstradan birkaç bir şey daha koydururdu, sağ olsun. İşte öyle denk gelen bir gece nöbetinde benim için tavuk kanat ve patates kızartması vs. hazırlatmış. Çocukların önünden geçen kumanyamın kokusu burunlarını okşamış olmalı ki ikisi de kendi dillerinde bir şey söyleyip garip bir iç çektiler. Normalde kahvaltıyı sabaha karşı yapar ve gider yatardım. Yemekler gece yarısına doğru gelirdi ve istediğin vakit yiyebilirdin. Çocukların bu hareketini gördükten sonra bizim bu Trakya kızanı durur mu? Hemen eldeki nevaleyi üçe bölüp yanlarına gittim ve İngilizce sohbete başlayıp onlara da ikram ettim. 'Bu senin yemeğin, biz yememeliyiz dediler baştan ama ben ısrarcı olunca afiyetle hep beraber yedik. Yemekten kastım 'atıştırdık' diyelim, sonuçta bir kişilik yemekle üç kişi doymaz tabii ama biz doyduk o gece. Bir sonraki gece yine geldi iki Norveçli çocuk, her zaman oturdukları masaya gittiler ve yanlarında getirdikleri abur cuburu da masanın üzerine koydular. Baktım bu sefer birbirlerine ikram ediyorlar. Oturduğum masadan kalktım ve yanlarına gidip selamlaştım. Hemen ayağa fırlayıp bana da ikram ettiler. Gördüm ki bir şeyler kapmışlar kültürümüzden; paylaşmayı, beraber bir lokma ekmek yemeyi....
Aradan on yıldan fazla süre geçti, birbirimizin iletişim
adres ve numaralarını almıştık. Onlar o vakit on üç, on dört yaşlarındaydılar
şimdi kocaman delikanlı olmuşlar. Ara ara birbirimizle haberleştik bu süre
zarfında; iletişimi hiç koparmadık. Geçenlerde Covid-19 dolayısıyla İtalya'da
ülkece karantinaya alındıktan sonra bu haberi duyup bana mesaj atmışlar.
Akıllarına ben gelmişim hemen. Ne güzel değil mi?
Size sıradan gelebilecek bu olayı anlatmamın sebebi ise
bambaşka. Değinmek istediğim asıl konu; küçük bir paylaşım sonrası kurulan
dostluğun geldiği nokta ve aslında bir bakıma da tanıdıklarımın vefasızlığına
bir örnek'¦ Düşünün, sevip saydığınız onlarca yakın akrabanız var ve hayati risk
taşıyan bir virüs dolayısıyla ülkece karantinaya alınmışsınız. Onlar sizi
arayıp sormuyor ama bu iki Norveçli çocuk sizi arıyor. Bir açıdan çok güzel bir
şey tabii; az önce anlattığım tarzda arkadaşlıklar kurduğum birçok insan var
hayatımda. Sadece Avrupa'nın değil belki de dünyanın birçok yerine gitsem bana
kapısını açacak insanlar tanıyorum ve aynı şekilde onlar içinde benim kapım
açık. Ne güzel insanları kucaklayabilmek ve insanları kucakladıkça dünyayı
sevebilmek. Norveç'teki dostlarıma da selam olsun.