Hatıra Kitabından Hatıralar
Cüneyt Özdemir
Öyle görünüyor ki Hacıeminoğlu, öğrencileri, meslektaşları ve okuyucuları
arasında sadece bir ilim ve fikir adamı olarak tanınmakla kalmamıştır. Bu
yazılarda onun bu özelliklerinin yanında bir özelliği daha öne çıkmıştır ki o
da Hoca'nın insan ilişkilerinde gösterdiği 'samimiyet ve sevecen olmak'
özelliğidir.
Onun öğrenim hayatı, çalışma hayatı ve
eserleri üzerindeki çalışmalar başlamıştır. Lehçetü'l-
Hakâyık: Seyyâreler, Kutb'un Husrev ü Şirin'i ve Dil Hususiyetleri, Türk
Dilinde Edatlar, Dokuz Işık'ta Eğitim Sistemi, Türkçenin Karanlık Günleri,
Fuzulî, Türkiyenin Çıkmazları, Yeni Bir Dünya, Yapı Bakımından Türk Dilinde
Fiiller, Türk Edebiyatında Tahliller, Harzem Türkçesi ve Grameri, Karahanlı
Türkçesi ve Grameri, Edebiyat Tahlilleri, Millet ve Aydınlar. Bir dilci
sıfatıyla alanına getirdiği yenilikler, bir bilim ve fikir adamı kimliğiyle,
başta eğitim olmak üzere, Türkiye'nin meseleleri karşısında ortaya koyduğu
millî düşünceler, uzmanları tarafından kuşkusuz araştırılacak ve gözlerimizin
önüne serilecektir. Biz burada hatıra kitabında gördüğümüz, bugün de özlemini
çekmeye devam ettiğimiz onun herkesçe kabul edilen insan ilişkilerindeki
'samimiyet ve sevecen olmak' olmak özelliğini birkaç hatırayla ortaya koymaya
çalışacağız.
Birol Emil: Ömürlük
Arkadaşlığın Başlangıcı:
Birol Emil'in onunla arkadaşlığı,
öğrencilik yıllarına kadar uzanır. Birol Emil'in türlü vesilelerle Edirne'ye
her gelişinde bu iki eski arkadaşın hatıra, şiir ve fıkralarla dolu sohbetleri,
bizlere unutulmaz akşamlar yaşatmıştır. İşte bu ömürlük arkadaşlığın
başlangıcı:
'Hiç unutmam: İstanbul Kabataş Erkek
Lisesi'ni bitirmiş, devlet hesabına parasız yatılı öğrenci olarak Çapa Yüksel
Öğretmen Okulu'na girmiştim. İlk gün, elimde bavul, muavinler odasının önünde
ürkek ürkek dururken, yanıma gözlüklü bir genç yaklaştı. Kendini tanıttı: 'Ben
Necmettin Özdarendeli; Türk Dili ve Edebiyatı 2. sınıf öğrencisiyim; kimi
bekliyorsunuz?' Adımı, bölümümü söyledim. Fevkalade memnun oldu. O sıcak
gülümsemesiyle bana sarıldı. 'Ocağımıza hoş geldiniz. Muamelenizi hemen
yaptıralım' deyip beni başmuavinin yanına götürdü; kayıt işlemlerini yaptırdı
ve sonra okulun lokaline indirerek orada bulunan Yüksek Öğretmenlilerle
tanıştırdı.'
Recep Duymaz:
Musikinin Gücü:
İTÜ'de Türk Dili Okutmanlığı yaparken,
Marmara Üniversitesi'nde doktora tezimi tamamlamıştım. Bir gün İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden hocam olan Necmettin Hacıeminoğlu'nu 1992
yılında Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı'nda ziyarete gittim. Hocayla uzun
süredir görüşmemiştim. Yanında daima çalışır durumda görmeye alıştığım Prof.
Dr. Turan Yazgan vardı. Ben elini öpüp otururken hoca yüzüme bakarak
'Dağıldınız'¦' diyerek söze başladı. Tam o sırada bir şeyler söylemeye
hazırlanırken Nevzat Atlığ içeri girdi.
AKM'de Pazar konserlerinin devam ettiğini ve Necmettin Hoca'nın bu
konserlerin sadık müdavimlerinden biri olduğunu duyuyordum. O zaman orada
tadına doyum olmaz bir musiki sohbeti başladı. Sadece dinliyor ve arınıyordum.
Söylenen her cümle beni bazen Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Mahur Beste'sine, bazen
Yahya Kemal'in şiirlerine götürüyordu. Sanki daha çok Necmettin Hoca konuşuyor,
diğerleri dinliyordu. Hoca'ya göre musiki, bir kültürün en kendine has
unsuruydu. Türk musikisi, Türk kültürünün en orijinal unsuru, onu yabancı
kültürlerden ayıran en hâkim çizgisiydi. Onu sevmek, ona bağlanmak,
kültürümüzün en 'mahrem' unsuruna sahip olmak anlamına geliyordu'¦'
Neden sonra Hoca, arkadaşlarıyla vakıftan
ayrılırken bana 'Süreyya ile görüş', dedi.
Çok şaşırmıştım'¦ Oraya niçin geldiğimi söylememiştim'¦ Süreyya'nın kim
olduğunu, nerede, ne yaptığını bilmiyordum'¦
Araştırdım'¦ Süreyya ile tanıştım'¦ Birol
Emil ile Necmettin Hacıeminoğlu'nunkine benzer bir arkadaşlık kuruldu aramızda.
Daha sonra çalışma hayatıma Trakya Üniversitesi'nde devam ettim... Meslek
hayatımın en güzel yıllarını, Necmettin Hacıeminoğlu'nun kurduğu Trakya
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde ve onun
yetiştirdiği güzel insanlar arasında geçirdim'¦Türk Dünyası Araştırmaları
Vakfı'nda Türk musikisi üzerine söylediklerini hiç unutmadım'¦
Esat Can: Çocukların
Türkçesi:
O yıllarda öz Türkçecilik adıyla anılan
bir hareket vardı. Tinsel, bedensel, çoğun, gereksinmek '¦ gibi uydurma
kelimeler, okullarda çocuklara öğretiliyordu'¦ Necmettin Haıeminoğlu, bunlardaki
yanlışlığı yazılarında anlatıyor, doğrusunu örnekleriyle gösteriyordu.
'Necmettin Bey'in, çocuklar ve onların
diline dair bir tespiti vardı: Küçük çocukların, fıtratlarından gelen masum ve
sağlıklı mantık yapısı ile dili çok doğru bir şekilde kullandıklarını söylerdi.
Yanı sıra da Milli Eğitim Bakanlığı'nın dil öğretiminin çocuklara bir şey
kazandırmayıp aksine onların mevcut Türkçelerini bozduğunu ironi ile eklerdi.
Sohbetlerimizde yanımızda oynayan
çocukların konuşmalarını dinledikten sonra, bize dönüp şöyle derdi: 'Ne güzel
konuşuyorlar!.. Belli ki okula gitmemişler!...'