Bilgi mi, duygu mu daha etkileyicidir?
Cüneyt Özdemir
Bölgede büyük bir güvenlik sorunu çıkması üzerine Ermenilerden bir bölümü, başta Suriye ve Lübnan olmak üzere daha güvenli bölgelere sürgün edilmişlerdir. Gerek bu karar, gerek bu kararın uygulanması sırasında yaşanan karşılıklı acılar, daha sonra hiç hak etmediği halde Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin soykırımla suçlanmasına sebep olmuştur. Bu konu her yıl 24 Nisan tarihi yaklaşırken tekrar gündeme getirilir ve devletimiz suçlanmaya çalışılır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin hükümetleri, sözde Ermeni
iddialarına başından beri bilim, hukuk ve siyaset yollarıyla cevaplar vermiş ve
o iddiaları çürütmüştür. Türkiye'nin en büyük dayanağı arşiv belgeleridir. En
küçük unvanlı bir devlet görevlisinden Cumhurbaşkanına kadar her kademedeki
yetkililer, tam bir açıklık ve dürüstlükle bu konunun arşiv belgelerine dayalı
çalışmalar yapacak tarihçilere bırakılması gerektiğini sürekli olarak
söylemektedirler. Siyasetçilerin bu konuda yapacağı iş, tarihçilerin
çalışmalarını kolaylaştırmak üzere kendi ülkelerindeki arşivlerin açılmasını
sağlamak ve belgelere dayalı bir sonuca varmalarını kolaylaştırmaktır.
Türkiye'nin bu iyi niyetine, akıl, mantık, hukuk ve bilimin
ilkelerine uygun istek ve davranışlarına rağmen o iddialar sona ermemiştir.
Üstelik başta Avrupa olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde Türkiye'ye karşı
soykırım iddiaları gittikçe yayılmakta, hatta bazı parlamentolarda 24 Nisan'ın,
soykırım günü olarak anılması yönünde kararlar bile alınmaktadır. İtalya ve
Fransa'nın son kararlarıyla o ülkelerin sayısı
60'a ulaşmış bulunuyor !..
Peki ne yapılabilir? Şimdiye kadar yapa geldiğimiz bilim ve
diplomasi yoluyla dünyayı soykırım yapmadığımız noktasında ikna etmeye
çalışmaya devam etmek mi, yoksa bu çalışmalara etkili olacağına yüze yüz
inandığımız bir yol daha eklemek mi? Biz ikinci düşüncenin isabetli bir yol
olacağını düşünüyoruz. Kanaatimize göre Ermeni sorunu, bilimsel bir sorun
değildir, duygusal bir sorundur. Duygusal bir sorun, duygusal bir yolla, yani
sanat eserleri yoluyla anlatılır. Yarından tezi yok, başta, 1915 olayları olmak
üzere, Türk '“ Ermeni münasebetlerini hikâye, roman, şiir, tiyatro, sinema ve
müzik eserleriyle dünya kamuoyuna anlatmaya başlamalıyız. Bu nokta üzerinde
düşünmek, hem bizim sanatımızın yıllardan beri neyle meşgul olduğunu ortaya
koyacak, hem devletimizin sanat karşısındaki tavrını gözlerimizin önüne
serecektir. Çok derin ve geniş olan bu konuyu burada şimdilik sadece
hatırlatmakla yetiniyor ve bir gözlemimizi dikkatlerinize sunuyoruz.
Sarı Gelinin
Çekiciliği
Yıllarca önce Islamabad'da
National Institute of Modern Language'de Türk dili okutmanlığı yaparken
bir gün enstitü müdürümüz, 'Uluslararası bir fuar açılmış, öğleden sonra onu
ziyarete gideceğiz', dedi. Gittik... Doğal olarak önce Türkiye standına
uğrayalım, dedim... Standın yola bakan ön cephesinde uzunca bir tezgâh,
üzerinde Türkiye haritası, broşür ve çeşitli boylarda takvimler vardı... Sağ ve
sol duvarlarda Atatürk'ün değişik kıyafetlerdeki resimleri asılıydı... Tam
karşıdaki arka duvarda ise boydan boya bir Mevlevi dervişinin sema edişini
gösteren bir resim görülüyordu.... Gelen ziyaretçilerle epey sohbet ettik...
Oradan ayrılırken, başka ülkelerin stantlarına da şöyle bir
göz atayım dedim... Komşu ülkeler ile İslam ülkelerinin stantları arasında uzun
süre dolaştıktan ve yorulduktan sonra, fuardan çıkmak üzereyken uzakta bir
kalabalık gördüm... Acaba ne var diyerek o tarafa yöneldim... Aman Allah'ım
kulaklarıma inanamıyordum.... Çok derinlerden gelen bir müzik sesi, bir
mıknatıs gibi beni çekiyordu.... Müziğin sözlerini
hatırlayamıyordum....Kalabalığın yanında hiç konuşmadan dakikalarca
dinledim.... Neden sonra Ermenistan standının önünde olduğumu farkettim.....O
ses, Sarı Gelin türküsünün müzik sesiydi...
Ermeniler, duygu yüklü bu türkünün bazı sözlerini
kendilerine göre değiştirmişler, hem sözlerini, hem müziğini kalabalıklara
hitap eden programlarında seslendirmişlerdir'¦ Daha da ileri giderek, benim
gördüğüm o programda olduğu gibi, türkü çalınırken arkadaki sahnede 1915
olaylarını canlandıran film sahneleri göstermişlerdir. Kulağa, göze ve gönüle
aynı anda hitap eden Sarı Gelin, oradan geçen herkesi, bir mıknatıs gibi,
kendisine doğru çekiyor ve Ermenistan standının önüne, iğne atsan yere düşmez
bir kalabalığı topluyordu'¦
O günden itibaren Sarı Gelin türküsünün sözlerini ve
hikâyesini araştırmaya başladım'¦