Bilgi mi, Duygu mu Daha Etkileyicidir - 2
Cüneyt Özdemir
Rivayete göre Abdülkadir Geylani hazretleri, genç müritlerinden Sinan'ı, arkadaşlarıyla birlikte Kafkaslarda İslamiyet'i yaymak üzere görevlendirir...Sinan, gittiği yerlerdeki sohbetlerinde, vaazlarında insanlara dünyanın fani olduğunu, bu geçici dünyanın güzellerine ve güzelliklerine kapılmamaları yolunda öğütler verir.... Nasihatler eder'¦ Bir gün Penek şehrinin padişahının bahçesinde ileri gelenlerle sohbet ederken çiçeklerin arasında bir kız mı, yoksa bir kızın sarı bir çiçeğe dönüşmüş hayalini mi görür kestiremez..... Dalar gider.... Gidiş o gidiş... Genç mürit, bir fani güzele gönlünü kaptırmıştır... Benzi gün gün solmaya, gözleri kararmaya, bedeni erimeye başlar... Kıza haber gider.... Gizlice buluştuklarında Sarı kız, derinden sevildiğini anlar.... Sinan'ın gözünde artık ne sohbet, ne vaaz, ne nasihat kalmıştır....
Arkadaşları durumu Bağdat'taki
şeyhe bildirir. Şeyh, dört yüz kişilik silahlı bir kuvveti, Sinan ile Sarı kızı
alıp getirmeleri için gönderir.... Ancak Penek padişahı, kızı güzellikle
vermez'¦ Bunun üzerine Sinan ve arkadaşları, iki sevgiliyi kaçırıp Bağdat'a
götürmek için yola çıkarlar. Kars yakınlarındaki en yüksek dağı aşmak üzere
tırmandıkları sırada Penek padişahının askerleri yetişir....
Vuruşma
başlar... Dört yüz yiğit, birbirlerine cesaret vermek için Allah Allah
nidalarıyla yeri göğü inletir... Fakat bir ordu karşısında fazla direnemez, bir
bir kırılırlar.... Bir ara Sinan, atını siper ederek Sarı kızı kucağına alır...
Ona gözleriyle değil, kalbiyle bakar... Ölümün yaklaştığını sezer gibi olduğu o
an, onu birden olgunlaştırır ve tasavvuftaki fani güzellikler, kulu ebedi
güzelliklere götüren birer vasıtadır, hikmetinin sırrını anlar gibi olur...
Ruhuyla onunla evlenmek ister.... Gözlerinin ta derinliklerine bakarak, ona
'Sarı kızım!', bir rivayete göre, 'Sarı Gelinim!...' diye hitap eder....O, artık Sinan'ın gelini
olmuştur... Kucağındaki kızın yüzü, seyrine doyum olmaz manevi bir güzellik
kazanmıştır... Kız, dudaklarını kımıldatıp bir şeyler söylemek üzereyken gelen
bir kurşun, göğsünü parçalamıştır.... Sinan çılgına döner.... Karşılık vermek
için ne silah, ne at ne de arkadaş arar.... Sadece içini dışa vurur: 'Sinan
ölsün Sarı Gelin.... ( Sen ölme!...) Sinan ölsün Sarı gelin... Sinan Ölsün Sarı
Gelin...' Çok geçmeden iki sevgilinin ruhları, Kafkasların en yüksek dağından
daha da yükseklere doğru uçup gider....
Bu hikâye halk arasında dört yüz yıl oradan oraya giderek
söylenip durur'¦ XVI. yüzyılda bir gönül ehli, bu dağınık hikâyeyi, derleyip
toplar, bir türkü haline getirir ve sazın telleriyle birleştirerek besteler'¦
Artık o, içerdiği derin anlamının yanına, müziğin ahengini ve insan sesinin
sıcaklığını da katmıştır'¦
Metinde
bu varyantın doğruluğunu destekleyen somut işaretler vardır: Kars
yakınlarındaki Allahuekber Dağlarının adının kaynağı, onların başında gelir.
Allahuekber dağları bu adı, az yukarıda anlattığımız gibi, Abdülkadir Geylani
hazretlerinin müritlerinin kızı geri vermemek için vuruşurken birbirlerini cesaretlendirmek
üzere çıkardıkları Allah Allah seslerinden almıştır.....
Sarı
Gelin türküsünün metin yapısı da bu varyantı destekler.... Metinde tekrarlanan
(Oy ninen ölsün Sarı Gelin) dizesinin türkünün yakıldığı XVI. yüzyılın
başlarındaki aslı, ( Oy Sinan ölsün Sarı Gelin) şeklindedir... Bunun sebebi az
yukarıda anlattığım gibi, bu cümleyi Sinan'ın, kucağında ölmek üzere olan Sarı
Gelin'e bakarken söylemiş olmasıdır.... Metnin anlam akışı da bunu doğrular...
Ninenin dağ başındaki vuruşma anında iki genç arasında ne işi vardır?....
'Ninen' kelimesi, türküye sonradan eklenmiştir'¦
Halk muhayyilesi, bu türkü yakılırken
Sarı Gelin'in eline bir 'divit kalem' tutturmuştur'¦. Bu da sanki genç kızın
ölmek üzereyken sevgilisine söyleyemediklerini, kalemin yazması içindir'¦
Nitekim türkü, bu kalemle yazıya geçirilmiş, bestelenmiş ve dört yüz yıl
boyunca, dinleyen herkesin gönül tellerini titretmiştir'¦
Estetik
değer taşıyan güzel türküler, dinleyenleri duygu bakımından eğitir ve bu
türküdeki Sinan gibi ince duygularla donatır'¦ Artık onlar, bir genç kıza, bir
güle baktıkları gibi bakarlar'¦.
1915
olaylarında hem Türkler, hem Ermeniler acılar yaşamıştır. Ermeniler, acılarını
sanat yoluyla anlattıkları için çok taraftar bulmuş, biz ise sadece bilim
yoluyla anlattığımız için az taraftar bulmuşuzdur'¦ Bu durumda bundan sonra
tutacağımız yol görünmüştür: Ermeni sorununu, dünyaya bilimin yanında hikâye,
roman, şiir, müzik, resim, tiyatro, sinema, kısacası sanat ve estetik yoluyla
da anlatmaya başlamamız yoludur'¦