BAZI FARKINDALIK ANLARI
Cüneyt Özdemir
Eşyaya değer
vermemesiyle bilinen ve
mütevazı bir hayat yaşayan
Socrates yine de sık sık pazar
yerinde görülürmüş. Orada ne
aradığını soranlara şu cevabı vermiş: 'Ben buraya ne kadar
çok şeye ihtiyacım olmadığını görmeye geliyorum.'
Bu bayram, sakıngan ruhuma bir çeşit insan zehirlenmesi
biçiminde nüfuz edince 'neye ihtiyacımız var, ne yapıyoruz'
diye düşünmeye başladım. İnsanoğlu 'genele' uymayınca,
uyamayınca kendinde bir şey eksik olmasa da 'eksikmiş gibi'
hissetmeye meyilli. Yıllar önce, yaşadığımız şehirde akrabası
olmayan bir aile olarak bayramları herkesten yalıtılmış bir
farklılık içinde geçirirdik. Babam, onu bayram namazına
göndermek isteyen anneme her zamanki esprisini yapar (ben
girince cami yıkılır), annem yılmaz bir gelenek muhafızı,
Geleneği Yaşatma ve Aktarma Cemiyeti üyesi olarak pazardan
aldığı şeker ve kolonyayı ortaya koyarak el öptürme ritüelini
gerçekleştirirdi. Az önce kahvaltıda uykusunu açmaya çalışan
bir grup insanın birdenbire birbirini öpmeye başlaması
neresinden baksan enteresan bir hadise. Bence uzaydan filan
bakın. Tüm gün MTV klipleri izlediğimiz, gecekondumuzun
yol seviyesindeki küçük camından sokakta gezmek için çok
'şık' kalan elbiselerinin içinde insanların küçük aile grupları
şeklindeki seyahatlerine bakıp, onlardan olamadığımız için bir
çeşit eksiklik hissettiğimiz bayramlardı. Onlara karşı biz'dik
olsa yine iyi onlar gibi değildik sadece. Neden biz sokak için
fazla şık elbiselerle gezip akrabalarımızla ortak sofralara
oturmuyorduk ki? Daha da eskiden sahip olduğum bayram
hatıraları da öyle çok cazip hatıralar değildi, topladığım
şekerlerin neredeyse yarısını aynı gün yediğim sahne dışında.
Anneannemin horozları kovalayıp kestiği, başı kesilmiş
horozun bir dakikanın yarısı kadar bir süre daha kaçmaya
çalıştığı sahneyi, yer sofrasında o horozdan yapılma sütlü
çorbaya kaşık sallayan çok mutlu olmayan yüzlerle dolu bir
sofra takip ediyor. Mutlusu da vardır muhakkak.
Gecekondunun küçük camı bizde olmayana açılıyordu o
bayramlar. Sonra işte evlendim. Toplumun genel kabullerine
çok uyan bir ailem oldu. Toplumun genel kabullerine uyan
şıklığa yakın kıyafetler içinde sahip olduğum çocukları yeni
harçlıklara ve çikolatalara kavuşturma vaatleriyle kandırarak
özendiğim/ özendiğimi sandığım o ziyaretlere çıktım. Socrates
haklıydı. Aslında ne kadar çok şeye ihtiyacım yokmuş. Bende
olmadığı için istediğimi zannettiğim şeylerle gerçekten ne
istediğimi ayırt etmeye başladığım yaşlardayım. O yüzden
terapi sürecim kısa sürüyor. Çocuklar, köyde mutlu mesut
koştururken tam da orada olmak istediğimi fark ediyorum.
Koca bir kalabalıktan kendimi yalıttığım o dakikada. Sadece o
anda. Turuncu bir çiçeği, olmuş bir armudu, sevilmek isteyen
bir köpeğin sırnaşıklığını seyrederken. Sofradaki konuşmayı
dinlemeden uğultuya çeviren savunma mekanizmam,
bulaşıkları da yıkatıyor bana ki sorulan sorulara göz göze
gelmeden, etkilenmeden yanıt verebileyim. Başka bir yerde
yalnız olsaydım da orada olmak isteyecektim. Başka bir yerde
değil. Nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi değil,
neredeysem orada iyi olacakmışım gibi hissetmeye
çalışıyorum. Çünkü hayat gün gün eksiliyor, mutlu olmak için
sonrasını bekleyecek kadar genç de değilim. Çok şeyin
değişebileceğini görecek kadar yaşadım bile. Kim bilir ne çok
değişecek daha. Bunun için Socrates gibi pazar yerindeyim. Ne
kadar çok şeye ihtiyacım olmadığını biliyorum'¦