Balkanlardan Dünyaya Açılan Hikâyecimiz
Cüneyt Özdemir
Ali Aziz Efendi'nin Muhayyelât'ından (1852) sonra, Emin Nihat'ın Müsameretname'si (1871) ve Sami Paşazade Sezai'nin Küçük Şeyler (1891) adlı hikâye kitabıyla gelişen bu tür, hem teknik, hem içerik bakımından güzel örneklerini Servet-i Fünun Edebiyatı'nın kurucularından biri olan Halit Ziya Uşaklıgil'in eliyle verir. Bununla beraber küçük hikâye türünün edebiyatımızda yerleşmesini ve giderek yaygınlık kazanmasını sağlayan hikâyecimiz Gönenli Ömer Seyfettin'dir. O, yazdığı 160 civarında hikâye ile bu türü, hem içerik ve teknik, hem de dil bakımından daha da geliştirmiş, Türk okuyucusuna sevdirmeyi ve benimsetmeyi başarmıştır.
Ömer Seyfettin'in Balkanlarla münasebeti daha
öğrencilik yıllarında başlamıştır, diyebiliriz. 1896 yılında İstanbul'da
bulunan Eyüp Askeri Rüştiyesi'ni/Ortaokulunu bitirince Kuleli Askeri
İdadisi'ne/Lisesi'ne girme hakkını kullanmayıp bir Balkan şehri olan Edirne'ye
gelmiş ve Edirne Askeri İdadisi'ne kayıt yaptırarak dört yıl sürecek lise
öğrenimini bu şehirde görmüştür. Daha sonra arkadaşı
Aka Gündüz de Edirne'ye gitti. Aka Gündüz olayı şöyle anlatır:
'O
zaman '˜Kuleli' iki kısımdı. Bir aristokrat kısmı vardı. Orası zâdegân kısmı
idi. Sınıf-ı mahsustu. Ama bizim Eyüp'teki '˜sınıf-ı mahsus' gibi değil. Bir de
'˜haylazlar' kısmı vardı. Birinci kısma giremezdik. İkinci kısım da bizim
işimize gelmezdi. Edirne'yi daha cazip bulduk. Orası hem bir hudut şehriydi,
hem de talebesi az ve sakin bir mektepti. Diğer taraftan Edirneli talebelere nazaran
biz daha görgülü idik. Velhasıl ruhî bir süperyorite arzusu da işe karıştı.
Önce Ömer Edirne'ye gitti. Ben, önce Kuleli'ye geçmişken, '˜Ömer oradadır' diye
sonra ben de Edirne'ye gittim'.
Ömer Seyfettin, daha sonra İstanbul'da bulunan Mekteb-i
Harbiye-i Şahane'den/Harp Okulu'ndan mezun olunca, bu sefer yine merkezi, bir
Balkan şehri olan, Selanik'te bulunan Üçüncü Ordu'nun bünyesinde askerlik görevine
başlamıştır. Kabaca (1903 '“ 1914)
yılları arasını kapsayan bu dönemde, önce İzmir ve çevresinde bir süre
bulunduktan sonra, Ömer Seyfettin, başta
Selanik olmak üzere Balkan coğrafyasında Üçüncü Ordu bünyesinde görev yaparken,
bu bölgeyi ve bu bölgede yaşanan trajik olayları gözlemlerine dayanarak
yakından takip etmiştir. Bu bölgedeki görevi süresince bugün Bulgaristan,
Makedonya ve Yunanistan sınırları içinde kalan Manastır, Pirlepe, Osenova,
Pirbeliçe, Serez, İştip, Babına, Demirhisar, Cumayıbâlâ, Razlık, Köprülü, Yakorit'¦
köy ve kasabalarında bulunmuştur. Bunun doğal bir sonucu olarak Balkanlar onun
hikâyelerinde geniş bir yer tutar.
Ömer Seyfettin'in hikâyeleri konu, kişi, zaman
ve mekân bakımından büyük bir zenginlik ve çeşitlilik gösterir. Bireysel
konular, toplumsal ve tarihsel konular onun hikâyelerinde sık sık karşımıza
çıkan konulardır. Bunlara uygun olarak onun hikâyelerini okurken çoğu zaman
çocuklar, gençler, yaşlılar, öğretmenler ve subaylar arasında kaldığımızı
hissederiz. Onun hikâyeleri, hem kendisinin içinde yaşamakta olduğu aktüel
zamanın olaylarını, hem geçmişin, uzak ve yakın tarihin olaylarını, bir hikâye
kılığında anlatır. Ömer Seyfettin'in asıl hikâyelerini yazmaya başladığı
yıllardan itibaren İkinci Meşrutiyet'in ilan edilmesi, İkinci Abdülhamit'in
tahttan indirilmesi, Balkan Savaşı'nın başlaması, devletimizin Birinci Dünya
Savaşı'na girmesi ve nihayet Mondros Mütarekesi'yle Osmanlı Devleti'nin hazin
yıkılışı gibi tarihimizin en acı olayları yaşanır. Bir subay olarak bütün bu
olayların içinde bulunan Ömer Seyfettin, güçlü gözlemi ve kuvvetli kalemiyle
bütün bu faciaların unutulmaz sahnelerini hikâyelerinde gözlerimizin önüne
sermiştir.
Bilindiği gibi o yıllar, Osmanlı Devleti'nin
Balkan Savaşlarını verdiği yıllardır.
Yine o yıllar, Müslüman Türklerin altı yüzyıldır vatan bildikleri Balkan
coğrafyasından çekilmek zorunda bırakıldıkları ve Anadolu'ya doğru göç etmeye
devam ettikleri yıllardır. Ömer Seyfettin'in yürekleri burkan bu olayları konu
edindiği Balkan hikâyeleri, bugün öğretmen, din adamı, siyasetçi ve sorumluluk
duygusuna sahip aydınlarımız için meselelerle dolu metinlerdir. Bu meselelerin
başında o faciaların niçin yaşandığının ve Balkan topraklarının nasıl elden
gittiğinin tespiti gelir. Daha da önemlisi, benzer faciaların bugün Anadolu'nun
doğu ve güney doğu coğrafyasında tekrar yaşanmaması için nasıl bir eğitim ve
siyaset anlayışının uygulanması gerektiğini aydınlarımızın bu hikâyelerden
kalkarak ortaya koymalarıdır.
Onun hikâyelerinde az yukarıda sözünü ettiğimiz
Balkanlara dair yerel konuların yanında, sözünde durmak, arkadaşlık uğrunda
fedakârlıkta bulunmak, kendine güvenmek, cesaretli olmak, eleştiriye açık
olmak, canını vatanı için çekinmeden feda etmek, yapılan işi güzel yapmak'¦ gibi
evrensel ve çağdaş konular da sık sık karşımıza çıkar. Bu evrensel ve çağdaş değerlerin
bugün de gençlerimizde devam ettiğini görmek hepimizin en büyük arzusu değil
midir? Bütün bu özelliklerine bir de kullandığı düzgün ve güzel 'Yeni Lisan'ını
eklersek onun eserlerinin tükenmeyecek bir hazine olduğunu görürüz.
Buna göre Ömer Seyfettin, Balkanlardan kalkarak
dünyaya açılan çağdaş bir hikâyecimizdir, diyebiliriz.