'Soul'
Cüneyt Özdemir
Kutlama deyince insanın aklına şaşalı sofralar, havai fişekler, müzik ve dans geliyor değil mi?
Benim için öyleydi en azından.
Kutlama deyince bir kere o şampanya patlayacak fonda da neşeli bir müzik
olacak.
Ve sevdiklerinden oluşan bir kalabalık.
Ama Kovid-19 ile birlikte bütün alışkanlıklarımız değişti.
Kalabalık kutlamaları ertelemek zorunda kaldık, iki kişi yan yana gelse diken
üstündeyiz.
Şimdilik bir süre daha dişimizi sıkacağız gibi gözüküyor.
Güzel günlerin ileri olduğunu düşünerek bugünlere biraz daha tahammül edeceğiz.
Her zamanki şeyleri tekrar etmeme gerek yok.
Sıkıldık, bunaldık, hava almak istiyoruz.
Gündem kendini kararttıkça karartıyor.
Tünelin ucundaki ışık göründü, aşı bulundu diye sevinsek bu sefer başka bir
yerden tokadı çakıp sersemletiyor.
Salgın tehlikesi geçtiğinde bu sefer kuraklık bizi bekliyor, o olmasa geçim
derdi var.
Nereden ne çıkacağı belli olmayan (aslında belli de) garip bir oyunun içine
düşmüşüz de gittikçe zorlaşan bölümleri geçmeye çalışıyor gibiyiz.
Tam 'Oh bitti geçtik artık' derken bizim neslin o çok iyi bildiği hayal
kırıklığı ekranda yanıp sönüyor; 'Teşekkürler Mario ama prensesimiz başka bir
kalede.'
Mario yorulmuş mu, bunalıma mı girmiş o kısım çok önemli değil.
Hayattaysa bir sonraki bölüme geçmesi lazım Mario'nun.
Yani işte hepimiz Mario'dan hallice kimimiz dışarıda kimimiz iç dünyamızda
oradan oraya koşturup duruyoruz.
Sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte sanıyorum büyük çoğunluğumuz iç dünyamızda
yeni bölümler geçmekle meşgul.
Karantinada iyice anladığım bir şey var ki sanat insana kendini iyi
hissettiriyor.
Güzel bir film, iyi bir edebi eser, güzel bir şarkı, dijital de olsa muhteşem
bir tablo, heykel ya da fotoğrafa bakmak insanın içini açıyor.
Hayatı anlamlandırmaya ve böyle sıkıntı dönemlerde de hazmetmeye yardımcı
oluyor.
Bu sebeple ben de bu dönemde daha fazla okumaya ve izlemeye çalışıyorum.
En son izlediğim film ise bir animasyondu.
Disney '“ Pixar yapımı 'Soul' (Ruh)
Yazının bundan sonrası 'spoiler' içerecek ama anlatmadan olmaz sevgili okur.
Filmimizin ana karakteri Joe Gardner adında Afrikalı Amerikalı bir müzik
öğretmeni.
Çok iyi piyano çalan Joe'nun en büyük tutkusu bir caz müzisyeni olmak.
Ancak Joe, bu büyük tutkusunu gerçekleştirmesine ramak kala ölüyor.
Öldüğünü anlayan Joe, dünyaya geri dönebilmek için çabalıyor.
Ahirete (yani o cennet / cehennem kısmına) gitmesi gerekirken bir şekilde genç
ruhların, dünyaya gitmeden önce hazırlandığı, karakter özelliklerini, ilgi
alanlarını, huylarını edindikleri 'Büyük Önce'ye (Great Before) ulaşıyor.
Bir şekilde aradan sıyrılan Joe, 22 adında yıllardır dünyaya gitmek istemeyen,
dünyayı sıkıcı, saçma ve gereksiz bulan bir ruhun 'akıl hocası' oluyor.
Genç ruhların dünyaya gidip, doğmaları için kazanmaları / edinmeleri gereken
bir 'kıvılcım' (spark) var.
'Kıvılcım' dediğimiz şey birçok ruh için dünyaya gittiklerinde tutkuyla
yapacakları bir şey.
İkilinin aralarındaki anlaşmaya göre Joe, 22'nin 'kıvılcım'ını bulmasına yardım
edecektir, 22 de karşılığında dünyaya gidiş biletini Joe'ya verecektir, böylece
iki taraf da kazanacaktır.
İkilinin gülümseten zaman zaman da duygulandıran macerası böylece başlamış
oluyor.
Joe, 22'ye yaşamın aslında o kadar kötü olmadığını göstermeye çalışırken 22
dünya deneyiminde 'kıvılcım'ın aslında farklı bir şey olabileceğine dikkat
çekiyor.
Filmde yetişkinler tutkularının peşinde koşarken aslında hayatı ıskalıyorlar.
Bakıyorlar ama görmüyorlar.
Netice olarak tutkularının peşinden gitmek kötü bir şey değil ama ya o tutkunun
peşinden koşarken hayatın tam da gözümüzün önünde duran güzelliklerini
ıskalıyorsak? (Minicik olsalar bile)
Nitekim filmin sonunda Joe'ya ikinci bir hayat şansı verildiğinde hayatıyla ne yapacağını
sorduklarında Joe şöyle yanıt veriyor; 'Emin değilim ama her bir dakikasını
yaşayacağımı biliyorum.'
Bence bir değişiklik yapıp filmi izleyin sevgili okur bakalım Joe ve 22'den siz
ne mesajlar alacaksınız?