Cüneyt Özdemir

'Sal bizi'

Cüneyt Özdemir

Salgının en çok zorladığı kısım sanıyorum ki seyahat kısıtlamaları.
Hafta içi akşam saatlerinde başlayan, hafta sonunda da tüm günü kapsayan sokağa çıkma yasakları insanı zorluyor.
Özellikle kış mevsimini yaşıyor olmamız sokağa çıkma yasağının etkisini daha da arttırıyor.
İnsanlık halinin normali de eskiye özlem duymak.
Salgın öncesinde çalışmaktan yorulup, kısa süreli tatillerimizden yakınıp 'Evimde şöyle bir otursam da dinlensem' derken şimdi en 'evsever'imiz bile ilk fırsatta kendini sokağa atma isteğiyle yanıp tutuşuyor.
Markete gitmek eskiden belki zor gelirken şimdi evden çıkmanın tek yolu markete gitmek oldu.
Tabi bu evden bir şekilde çıkabilme kısmı sadece belli bir yaş aralığındaysanız mevcut.
Onun dışında evden çıkış belirli saatler aralığında.
Yaşınız 20'den küçükse 13.00 ile 16.00 saatleri arasında, 65 yaşından büyükseniz de 10.00 ile 13.00 saatleri arasında sokağa çıkabiliyorsunuz.
Yine de salgından psikolojik olarak en çok etkilenen gruplar çocuklar ve yaşlılar.
Çocuklar bir yandan uzaktan eğitimle boğuşuyor bir yandan da arkadaşlarıyla bir araya gelip oyun oynayamamanın derdiyle.
Yaşlılar ise hem kronik hastalıklar nedeniyle hastalık korkusuyla hem de dışarı çıkıp hayata karışamamanın bir kenarda kalmanın ağırlığıyla boğuşuyor.
Yaşlı olmak tam olarak bu sayı aralığına sığdırılabilir mi bilemiyorum.
Ancak salgının psikolojik etkilerinin bu iki grup üzerinde çok daha fazla olduğu da ortada.
Yaşlılara bakım verenlerin de bu durumdan nasibini aldığını da çok iyi biliyorum.
Çünkü deneyimliyorum.  
Bir süredir 87 yaşındaki anneannem ile birlikte yaşıyoruz.
Anneannemin yaşı gereği birkaç rahatsızlığının yanı sıra bir de Alzheimer teşhisi var.
Yaklaşık 5 yıldır tedavisini görüyor.
Şimdilik fiziksel tüm ihtiyaçlarını karşılayabildiği bir durumda ama yine de salgından aramızda en çok etkilenen o.
Sürekli evde kapalı olma kısmını bahçeli bir evde yaşadığımız için bir nebze bertaraf ediyor olsak da kimsenin ziyarete gelemiyor oluşunu anlamakta güçlük çekiyor.
Salgın olduğunu ve bu yüzden kimsenin sokağa çıkmadığını ve ziyarete gelemediğini anlattığımız zaman da tek bir sorusu var; 'Nereden çıktı bu hastalık!?'
Anneanneme göre hastalığın çıkışına dair birçok tezi var ama bu tezlerin koşullara bir etkisi yok.
Hastalığı nedeniyle geçmişi bugün gibi hatırlayan ancak iki dakika önce söylenileni ve yaptığını unutan anneanneme, gün içinde defalarca neden işe gitmediğimizi açıklıyoruz.
Bir an komşuların salgın nedeniyle ziyarete gelmediğinin farkındaysa, sonraki anlarda yine defalarca komşuların neden ziyarete gelmediğini açıklıyoruz.
Dışarıda bir şeylerin normal akışından farklı gittiğinin farkında olmasına rağmen anlamlandırmakta güçlük çekiyor.
Bu hastalıktan muzdarip olmasaydı dahi anneannemin bu durumu anlamakta güçlük çekecekti.
Çünkü şu an söylediğini ve yaptığını saniyeler içinde unutuyor da olsa hala tek derdi işe yaramak.
Var olduğunun bilinmesini, hatırlanmasını istiyor, tek derdi bir şekilde hayata karışmak.
Yaşlılar için en büyük mesele bu.
Önceki yazılardan birinde bahsetmiştim; Ankara'da yaşadığım vakitler yaşlı insanların sabah sabah iki semt öteye ekmek almaya gitmelerine, Kızılay'da dolaşmalarına şaşırırdık arkadaşlarımla.
Bazen 'Yahu hiç mi üşenmiyorlar da otobüse binip taa nereden nereye geliyorlar' derdik.
Bir süredir yaşlı biriyle yaşayınca daha iyi idrak ettim; mesele hayata karışmakmış.
Mesele hala var olduğunu, işe yaradığını göstermekmiş, ben şimdi yaşlıları daha iyi anlıyorum.
Her ne kadar sokağa çıkma özgürlüğüm olsa da salgın büyük ölçüde benim de 'işe yarıyor' hissimi elimden aldı.
Hayata karışmaya çalışsam da birçok kısıtlamayla birlikte (Kısıtlama deyince sadece virüse karşı önlemlerden bahsetmiyorum. Salgın kaynaklı dış dünyaya dönük kaygılar ve belirsizlik de kısıtlama) geri durmak zorunda kalıyorum.
Yani demem o ki çoluk çocuk yaşlı genç hepimiz aynı şeyin içinden geçiyoruz. Hasarsız çıkmanın imkanı olmamakla birlikte hasarı azaltmanın tek yolu da birbirimizi anlamaya çalışmaktan ya da belki de en güzeli birbirimizi olduğu gibi kabul etmekten geçiyor gibi.
Ortak noktalarımıza dayanarak durumun ağırlığını biraz azaltabiliriz sanki.
Çünkü hepimizin virüse ortak bir çağrısı var; 'Sal bizi!'
Virüsün bizi 'komple' saldığı günlerde buluşmak üzere sevgili okur.
Az kaldı, o zamana kadar beraberiz.

 

Yazarın Diğer Yazıları