Edirne 10°C
Video Galeri Foto Galeri Arşiv Künye RSS
Ana Sayfa Edirne Keşan Uzunköprü İpsala Havsa Meriç Enez Süloğlu Lalapaşa Spor Trakya Sağlık Bilim-Teknoloji
 
İstiklal Marşı Yılında: İstiklal Marşı’mızın Edebiyat Sanatları Açısından Çözümlenmesi - 5 - Edirne Gündem Gazetesi
Ana Sayfa » Yazarlar » Recep Duymaz
Recep Duymaz Recep Duymaz
rduymaz@gmail.com
İstiklal Marşı Yılında: İstiklal Marşı’mızın Edebiyat Sanatları Açısından Çözümlenmesi - 5 4.3.2021 - 10:15:33
4. Dörtlük: Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar; Benim îmân dolu göğsüm gibi serhaddim var. Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar, “Medeniyyet” dediğin tek dişi kalmış canavar?



Çelik zırhlı duvar, Batı’nın ufuklarını sarmışsa, benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim (sınırlarım) var(dır); ulusun, korkma! Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar, böyle bir imanı nasıl boğar?

 

Şair Türk milleti adına konuşmaya devam ediyor.

Millî Mücadele’nin devam ettiği yıllarda Ege ve Marmara denizlerinde bulunan çelik zırhlı düşman (gemileri), Anadolu’nun batı sınırlarını, bir duvar gibi sarmıştır. Gemilerin çelik zırhlı olmaları dayanıklı, bir duvar meydana getirecek tarzda dizilmeleri de, çokluklarına ve oraya, akıllarınca, devamlı olarak kalmak üzere geldiklerine işarettir. Buradaki çokluğu, başta İngiltere olmak üzere bazı Batılı devletlerin deniz kuvvetlerinin Yunan gemilerinin yanına, desteklemek maksadıyla, gelmeleri meydana getirmiştir.

Çelik zırhlı (gemiler)in sıra sıra dizilmeleri, duvara benzetilmiştir. Metinde benzetmenin iki temel unsurundan biri olan kendisine benzetilen isim (duvar) söylenmiştir. Bu tür benzetmelere açık istiare diyoruz. Bu zırhlılar, askerlerin yanı sıra top, tüfek ve benzeri maddi silahlar da taşımaktadırlar. Bunların bir dizi halinde sıralandıklarını düşündüğümüzde savaş cephanelerinden meydana gelen muazzam bir duvarın örüldüğünü hayal edebiliriz. Şair, bu hayalini duvar imgesiyle somutlaştırmıştır. Bu duvar, gemi, çelik zırh, top ve tüfek gibi maddî unsurlarla örülmüştür.

Duvar, engeli, kalıcılığı ve mecaz yoluyla uzun süre mücadele verilip sonuç alınamayan bir yeri de çağrıştırır. Buna göre Milli Mücadele, Batılı devletlerin Anadolu’nun batısında teknolojik güçleriyle örmeye çalıştıkları ve kalıcı olmayı kurdukları bir duvara karşı milletçe verilmiş bir mücadeledir.  

Düşmanın bu maddi duvarının karşısında, benim (Türk milletinin) iman dolu bir göğüs gibi sınırları vardır. Şair, burada göğsü, mürsel mecazda parça- bütün ilişkisi yoluyla Türk askerleri anlamında kullanmıştır. Göğüs askerin, vücudunun bir parçasıdır. Bir parçasını söylemiş, ancak o göğsün bulunduğu bütün vücudu, Türk askerini, hatta Türk askerlerinin oluşturduğu Türk ordusunu kastetmiştir. İman dolu göğüslü askerler, sınır boyunca sıralanınca bu sefer, imanlı göğüslerden meydana gelen canlı bir duvar oluşur. Bu durumda ülkemizin özellikle batı sınırları, iman dolu göğse benzetilmiştir. Görüldüğü gibi burada iki duvar, iki kuvvet karşı karşıya getirilmiştir. Onlardan biri, başta kurşungeçirmez zırhlı gemilerin taşıdığı maddi savaş malzemelerinden oluşan maddi duvar, diğeri ise başta iman olmak üzere cesaret, umut, hürriyet ve istiklale bağlılık gibi manevi unsurlardan örülmüş manevî duvardır.

                Bu düşünüşe göre “iman”, da manevî/psikolojik bir güçtür. Bu güç, kaynağını haklı olmaktan alır. İnsan haklı olduğu bir konuda kendisini güçlü hisseder. Türk milleti de Millî Mücadele’yi verirken haklı olduğu için kendisini hep güçlü hissetmiştir. Haklı olmasının sebebi, vatanını korumak için savaşmasıdır. Millî Mücadele’nin en geniş anlamda amacı, başka bir millete ait toprakları ele geçirmek değil, aslında sahip olduğumuz Trakya ve Anadolu’yu korumak ve buralarda bağımsız bir millet olarak yaşamaya devam etmeyi istemektir.

                Şair, bu dörtlükte düşman ordusunun maddi gücü ile Türk ordusunun manevi gücünü karşılaştırmıştır. Bu karşılaştırmanın sonunda Türk ordusu, vatanını korumak maksadıyla mücadele ettiği için haklı olduğuna inanmış ve kendisini manevî/psikolojik bakımdan daha güçlü hissetmiştir. Kendilerini, karşılarındaki rakip veya düşmanlarından psikolojik bakımdan daha güçlü hisseden kişi veya milletler, giriştikleri mücadeleyi önünde sonunda mutlaka kazanırlar. Bu gerçeği, sosyolog Ziya Gökalp de görmüştür:

“…İki ordu ve iki millet birbiriyle savaşırken, birisinin galip, diğerinin mağlup olması neticesini veren en başlıca amiller, iki tarafın felsefeleridir. Ferdî hayatı vatanın istiklalinden, şahsî menfaati namus ve vazifeden daha kıymetli gören bir ordu, mutlaka mağlup olur. Bunun aksi bir felsefeye malik olan ordu ise, mutlaka galebe çalar. O halde halk felsefesi itibariyle Yunanlılar ile İngilizler mi daha yüksektir; yoksa Türkler mi daha yücedir? Bu sualin cevabını verecek, Çanakkale muharebeleri ile Anadolu muharebeleridir. Türkleri bu iki muharebede de galip kılan, maddî kuvvetleri değildi. Ruhlarında hükümran bulunan millî felsefeleri idi”[1].

Aynı karşılaştırmayı Mustafa Kemal Paşa da yapmıştır:

“Gittiğimiz yol bir iman yoludur. Evet biz on milyonluk küçük ve yorgun bir milletiz. Düşmanlarımız ise pek çoktur ve pek kavidir. Vakıa riyazî düşünülecek olursa galebe çalmamız müşküldür. Fakat bizde olan şey onlarda yoktur. Bizde iman kuvveti vardır. Zaten bu mücahede bir iman işidir. İmanı kavi olan buraya gelir çalışır. İmanı zayıf olana ihtiyacımız yoktur. Biz bin türlü düşmanlarımızın kuvvetine rağmen muvaffak olacağız”[2]

                Dörtlüğün son iki mısrasını, “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar, ulusun, korkma! Böyle bir imanı nasıl boğar?” şeklinde de nesre çevirebiliriz. Mehmet Akif, burada medeniyet kelimesini, canavara benzetmiştir. Bu benzetme, bazı yanlış anlamalara, devamında gereksiz tartışmalara sebep olmuştur. Onların başında Mehmet Akif’in medeniyete düşman olduğu algısı gelir. Bu yanlış algıyı gidermenin ve metni doğru anlamlandırmanın iki yolu vardır: 1) Bilgi, 2) Bilinç.

1) Bilgi: Bilgiden başlayalım. Bu durumda medeniyet kavramının anlamı üzerinde kısaca durmamız uygun olur. Medeniyet, sosyoloji disiplinine ait bir terimdir. Türeyişini şöyle gösterebiliriz:

 

Medine medenî medeniyet

 

Görüldüğü gibi “medeniyyet”in kökü, “medine”dir. Medine, şehir demektir. “Medenî”, şehirli anlamına gelir. “Medine” kökünden türeyen medeniyet ise “şehirlilik” demektir. Şehirde, eğitim, sağlık, ticaret, ulaşım ve güvenlik hizmetleri ile çalışma alanları, köy, kasaba ve kırsal bölgedeki diğer yerleşim birimlerine göre daha gelişmiş durumdadır. Bütün bu imkânların sonunda şehirde yaşamak, köylerde yaşamaktan daha rahat, kolay, güvenli ve huzurludur. Bütün bunların devamında şehirde yaşayan insanlar, birbirleriyle daha sık, daha kolay iletişime girdikleri için konuşma ve davranışlarını inceltir, birbirlerine karşı anlayış, sevgi ve saygıyı arttırırlar.

Şehirlerdeki eğitim kurumlarında zamanla bilgi gelişmiş, teknolojiye uygulanmış ve bütün bunların sonunda şehirlerdeki günlük hayatı daha da kolaylaştıran alet ve makineler yapılmıştır. Bugün ulaşım, sağlık ve haberleşmeyi kolaylaştıran aletlerin sadece adlarını saymaya kalksak sayfalar tutar. Medeniyet, insanın binlerce yıldan beri doğa ve şehirdeki toplumla münasebetlerinden elde ettiği birikimler ile modern çağlarda teknolojinin günlük hayatı ve çalışma hayatını kolaylaştıran aletlerden (telefon, belgegeçer, e – mail…) yararlanarak ulaştığı rahat, güvenli ve huzurlu bir yaşam biçimidir.

Anlattıklarımızı şöyle toparlayabiliriz:

Medeniyet = Şehir yaşamının sağladığı kazanımlar + Teknolojinin sağladığı kazanımlar.

Batı, daha ziyade teknolojinin sağladığı alet ve makinelerle günlük hayatı kolaylaştıran bir medeniyet vücuda getirmiştir; fakat o, bu teknolojik gücünü, bundan yoksun olan milletleri, özellikle sömürgecilik döneminde, sömürmek için kullanmış ve bu davranışını onlara medeniyet götürmek şeklinde yutturmaya kalkmıştır. Mehmet Akif’in karşı çıktığı bu çürük medeniyet anlayışı, daha doğrusu Anadolu’ya medeniyet götürmek kandırmacasıdır.

Hâlbuki bu bilim ve teknolojik kazanımların asıl amacı, insanlara güvenli, doğayla barışık, huzurlu ve mutlu bir hayat yaşamalarını sağlamaktır, kısacası dünyayı cennete çevirmektir. Medeniyet, bu ideali benimsemek ve onu gündelik hayata uygulamaktır.

2) Bilinç: Konularla ilgili bilginin ileri aşamasıdır. Bilinç, çevremizdeki konu, olay, kişi ve kavramlarla ilgili edindiğimiz bilgileri, zihnimizde bir işleme tabi tutmak, onları sorgulamak, amaçlarını ve hedeflerini belirlemektir. Bu işlemlerden sonra onları benimsemek veya reddetmektir.

Bu bilgi ve bilinçle Millî Mücadele yıllarında dönemin İngiliz Başvekilinin bir konuşmasında söylediklerine bir bakalım: Daved Lloyd George (1863 – 1945), Avam Kamarası’nda yaptığı bir konuşmasında şunları söylemiştir: “Yunan ordusu Anadolu’ya medeniyet götürüyor. Yunan kuvvetleri kendilerinden bekleneni yapmıştır”[3].

Görüldüğü gibi vatan topraklarımızı elimizden almak için saldırıya geçen Yunan ordusu ile onu destekleyen Batılı milletlerin ordularının Anadolu’da yaptıkları vahşetleri anlatmak için “medeniyet” kelimesini kullanmıştır. İddialarına göre, onlar, Mehmet Akif’in sözünü ettiği silahlarla Anadolu’ya medeniyet getiriyorlarmış!..

Buna inanıp inanmamak artık bir bilgiden çok, bir bilinç işidir… Mehmet Akif, bir sömürge aydını değil, bu toprakların ürettiği değerlere sımsıkı bağlı yerli bir aydın, şair ve düşünürdür. Olaya bu açıdan, bu bilgi ve bilinçle bakmış ve doğruluğuna inandığı düşünceyi söylemiştir.

Edebiyatın bir alt disiplini olan anlambilime göre metin çözümlemesinde kelimeler, sözlük anlamlarından ziyade “bağlam”larına göre anlamlandırılırlar. Bir kelimenin bağlamı, içinde geçtiği cümle, paragraf ve metin parçasıdır. Mehmet Akif, “Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar” ifadesiyle ülkemizi işgal etmeye gelen bazı Batılı devletlerin emperyalizm/sömürgecilik siyasetlerini uygulama vasıtası olarak kullandıkları savaş teknolojilerini, silahlarını kastetmiştir. 

Mehmet Akif, bir sömürge aydını olmadığı için Batılıların “medeniyet götürüyoruz…” aldatmacasına kanmamıştır. Vatanımızı sömürgeleştirmek için zırhlı gemi, top, tüfek ve bomba gibi teknolojik aletlerle batı sınırlarımıza gelen düşman ordusunun Anadolu’ya getirdiğinin medeniyet değil, vahşet olduğunu söylemiştir. Onların gerçek yüzünü görerek savaş aletlerinin seslerini, insanlarımızı acımadan öldüren bir yaban hayvanı olan canavarın çıkardığı ulumalara benzetmiştir. Bu ulumaların, Türk milletinin imanını, umudunu ve zafere ulaşacağına dair kesin inancını boğamayacağını dillendirmiştir.

Canavarın tek dişi kalması, ihtiyarladığına işarettir.

Başka bir yoruma göre de Batılı milletler, sömürgecilik çağında, XIX. yüzyıl boyunca Asya ve Afrika kıtalarındaki bazı ülkeleri  sömürge edinmeye çalışırken verdikleri savaşlarda tek tek dişlerini kaybetmişlerdir. Artık her birinin neredeyse tek dişi kalmıştır. Fazla mücadele edemezler, demeye getirmiştir.

Şair bu düşüncesini, okuyucunun şahsında bütün Türk milletine yaygınlaştırmak ister. Dörtlüğün üçüncü mısrasında “Korkma!” diye seslenerek önce okuyucunun dikkatini çeker, sonra da bu durumda olan bir canavarın ulumaları, az yukarıda anlattığımız özellikleri taşıyan Türk milletinin imanını, zafere olan inancını nasıl boğabilir? diye sorar. Düşüncesini soru cümlesiyle ifade etmesinin sebebi, muhatabını, bu işin olamayacağına düşündürerek, inandırmak istemesidir.

 



[1]              Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Haz. Mehmet Kaplan, MEB Devlet Kitapları, İstanbul 1970, s. 187.

[2]              İleri gazetesi, (İstanbul), 23 Eylül 1338/1922.

[3]           Muhittin Nalbantoğlu, İstiklal Marşı’mızın Tarihi, Cem Yayınları, İstanbul 1964,  s. 92.



Kaynak: Recep Duymaz 316 Kişi tarafından okundu.
Yazdır Yorum Ekle
1 2 3 4 5 Henüz puan verilmemiş

Yorumlar  ( 0 ) yorum
İlk yorumlayan siz olun. Yorum yapmak için tıklayınız.
Bu Yazara Ait Diğer Yazılar
İstiklal Marşı Yılında: İstiklal Marşı’mızın Edebiyat Sanatları Açısından Çözümlenmesi - 11 12.3.2021
İstiklal Marşı Yılında: İstiklal Marşı’mızın Edebiyat Sanatları Açısından Çözümlenmesi - 10 11.3.2021
İstiklal Marşı Yılında: İstiklal Marşı’mızın Edebiyat Sanatları Açısından Çözümlenmesi - 9 10.3.2021
İstiklal Marşı Yılında: İstiklal Marşı’mızın Edebiyat Sanatları Açısından Çözümlenmesi-8 9.3.2021
İstiklal Marşı Yılında: İstiklal Marşı’mızın Edebiyat Sanatları Açısından Çözümlenmesi - 7 8.3.2021
İstiklal Marşı Yılında: İstiklal Marşı’mızın Edebiyat Sanatları Açısından Çözümlenmesi - 6 5.3.2021
İstiklal Marşı Yılında: İstiklal Marşı’mızın Edebiyat Sanatları Açısından Çözümlenmesi - 5 4.3.2021
İstiklal Marşı Yılında: İstiklal Marşı’mızın Edebiyat Sanatları Açısından Çözümlenmesi - 4 3.3.2021
İstiklal Marşı Yılında: İstiklal Marşı’mızın Edebiyat Sanatları Açısından Çözümlenmesi - 3 2.3.2021
İstiklal Marşı Yılında: İstiklal Marşı’mızın Edebiyat Sanatları Açısından Çözümlenmesi – 2 1.3.2021
Temellerimizi Anlamaya Doğru 26.2.2021
İstiklal Marşı’mız TBMM’nde – 4 27.3.2020
İstiklal Marşı’mız TBMM’de – 3 20.3.2020
İstiklal Marşı’mız TBMM’de – 2 13.3.2020
İstiklal Marşı’mız TBMM’nin Gündeminde - 1 6.3.2020
Anket
Edirne haberlerini nasıl ve nereden takip ediyorsunuz?

Yerel Gazete 89
Web Siteleri 136
Facebook 127
Twitter 9
Instagram 6
Youtube 14


Ankete 381 kişi katıldı
Tüm Yazarlar
Murat Savaş
VE VEDA
Murat Savaş

Cüneyt Özdemir
Saraçlar’daki Lüks Otomobil
Cüneyt Özdemir

İlkyaz Savaş
AŞI
İlkyaz Savaş

Nefize Ramadan
İç doğamız ve YOGA
Nefize Ramadan

Recep Duymaz
İstiklal Marşı Yılında: İstiklal Marşı’mızın..
Recep Duymaz
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Bugün için henüz haber eklenmedi.
Künye
Arşiv
Sitene Ekle
Gizlilik Politikası
Rss Listesi
Video Galeri
Foto Galeri
Sinema
Firma Rehberi
Köşe Yazarları
Edirne
Keşan
Uzunköprü
İpsala
Havsa
Meriç
Enez
Süloğlu
Lalapaşa
Spor




Sitemizde bulunan yazı, video, fotoğraf ve haberler izinsiz veya kaynak gösterilemeden kullanılamaz.

© Copyright - 2005-2021 Edirne Gündem Gazetesi Tüm Hakları Saklıdır.


Tasarım & Kodlama
Sabri KÖK
Sitemiz abonesidir.